Nasıl bağımlı olduk ?

Konu, 'Madde Kullanım Bozuklukları' kısmında Emilyyy tarafından paylaşıldı.

  1. Emilyyy

    Emilyyy Süper Moderatör

    Geçtiğimiz şubat ayında Massachusetts yoluna arabamla ilerlerken bir şişe suyu kafamadiktiğim sırada, eyalet devriyesinin araç farlarının gözümün önünde parladığını fark ettim. Görevli, "Bu akşam ne kadar alkol aldınız efendim?" diye sordu. Büyük bir gururla, devriyeye büyük ihtimalle duymaya pek de alışkın olmadığı bir cevapla karşılık verdim, "1981 yılından beri tek bir kadeh içmedim".

    Bu yolculuğa başladığımda, yaptığımın ne kadar doğru bir iş olduğundan emindim. Yirmili yaşlarımın sonlarına vardığımda, ortalama bir insanın tüm yaşamı boyunca tüketebileceği kadar alkol tüketmiş ve başta esrar olmak üzere, bir çok maddeye de bulaşmıştım. Yani mantıklı sayılabilecek her ölçüte göre, bir alkolik olmuştum. Neyse ki, aldığım yardımlarla, kendimi durdurmayı başarabilmiştim. Ve şimdiyse, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleyicisi (fMRI) ile beynimin görüntülerini almak için, Belmont, Massachusetts’deki Mc Lean Hastanesine gidiyordum. Bu işlemi yaptırmaktaki amaç ise, çeyrek yüzyıldan fazla bir süre boyunca kullandıklarımın, beynime neler yaptığına bir göz atabilmekti.

    İçkiyi bıraktığım zaman bu türden bir tecrübe yaşayacağımı hayal dahi edemezdim. O sıralarda, tıbbi yaklaşımlar, alkol bağımlılığının, Amerikan Tıp Birliğinin 1950 yılında söylediği gibi ahlaki bir sapmadan ziyade, bir rahatsızlık olduğu görüşünü kabul etmeye yeni başlıyordu. Hastalık sayılan durumları sağlayan her şarta sahip olmasına rağmen, alkolizm o dönemde farklıydı. Fiziksel temelleri tamamen bir bilinmez halindeydi. Tedavisi ise çoğunlukla terapi, belki bir kaç vitamin ve Adsız Alkolikler grubuna katılma önerisiydi. Adsız Aloklikler (AA), 1935 yılında eski bir alkol bağımlısı tarafından kurulmuş, profesyonel olmayan bir organizasyon olmasına rağmen, milyonlarca alkol bağımlısını içkiden uzak tutmayı başarabilmiştir.

    AA grupları, pek çok kişiye yardımcı olsa da, alkol bağımlılığı problemi yaşayan herkese faydalı olamadığı görülmüştür. Yapılan çalışmalar, AA’nın, o sıralarda, %20 lik bir başarı gösterdiğini, davranışçı teknikler de dahil olmak üzere diğer tedavilerin, bundan daha farklı bir netice vermediğini göstermekteydi. Aynı oranlar madde bağımlılığı için de geçerli idi ve uzmanlar, madde bağımlılığını da, alkolizm ile aynı bozukluk olarak görmekteydiler; sadece bu duruma sebep olan kimyasalların farklı olduğunu düşünüyorlardı. San Diego’daki California Üniversitesinde psikiyatri profesörü olan Dr. Martin Paulus, “Üzücü olan şudur ki, bağımlılık tedavisinin on yıl önce nerede olduğuna bakarsanız, hala pek bir gelişme kaydedilemediğini göreceksiniz. Bir çok kanset türünde, tedaviden sonra çok daha iyi hissedebilme şansınız, metamfetamin bağımlılığı tedavisinden sonrakine göre çok daha yüksek olacaktır ” demektedir.

    Aslında tüm bunlar mücadeleyle alakalı olabilirdi. Aynı on yıl içinde, bilim adamları, bağımlılığın fiziksel temelleri üzerinde daha fazla bilgi sahibi olmaya başladılar. Artık, tedaviyle birlikte elde edilen iyileşme şansının %20’lerden %40’lara çıkarılabilceği biliniyor. fMRI ve PET görüntüleme teknikleri de dahil olmak üzere bir çok gelişmiş teknolojik donanımın katkısıyla, araştırmacılar artık bir bağımlının beyninde nelerin oluştuğunu daha iyi tanımlayabilmektedirler (hangi nörotransmitterlerin dengesinin bozulduğu, hangi beyin bölgesinin etkilendiği gibi) Bağımlılığın, beynin hafızayla ve duygularla ilgili görevlerini nasıl sabote ettiğine dair de daha detaylı bir anlayışa sahip olunmaya başlanmaktadır. Bu bilgiye dayanarak da, bilim adamları, bağımlı kişinin tekrar tekrar madde ya da alkole geri dönmesine sebep olan, “craving” denen, karşı konulamaz istek ataklarını önleyebilecek daha güçlü ilaçlar geliştirebilmektedirler.

    Ulusal Madde Kötüye Kullanımı Enstitüsü’nün (NIDA), klinik nöro- bilimler kolu başkanı olan Joseph Frascella, konuya “ Tüm bağımlılıklar, olumsuz sonuçlarına rağmen, kendiniz için kötü olduğunu bildiğiniz bir şeyi yapmaya devam etmeyi içeren, tekrarlayıcı davranışlardan ibarettir” şeklinde bir açıklama getirmektedir.

    Bağımlılık gerçekte o denli olumsuz bir davranıştır ki, evrim sürecinin bu davranışı uzun zaman önce populasyondan silmesi gerektiği düşünülmektedir. NIDA’nın yöneticilerinden ve bağımlılıkla ilgili görüntüleme teknikleri ve anlayış geliştirilmesi çalışmalarının öncülerinden olan Dr. Nora Volkow, “madde kullanımı, uygarlıkların başladığı andan itibaren karşımıza çıkan bir durumdur. İnsanoğlu, kendisine iyi hissettirecek her şeyi deneyimlemeye çalışacaktır” demektedir.

    Bunun sebebi, aslında, madde kötüye kullanımının, atalarımızın o zamanki tehlikleli şartlara karşı kendilerini korumalarını sağlayan beyin fonksiyonlarını etkiliyor olmasıdır. Zihinlerimiz, geniş dağılımda, nörologların “belirginlik” dedikleri konuya, fazladan dikkat göstermeye programlanmıştır. Örneğin tehtidler, fazlasıyla belirgin oldukları için,dürtüsel bir düzeyde onlardan kaçmaya çalışırız. Bu yemek ve cinsellik için de geçerli bir durumdur, ancak bu ikisi bireyin ve türün devamlılığını sağlamak için gereklidir. Kötüye kullanılan maddeler de bu hazır programlama üzerinden işlemlenir. Madde ile karşılaştığımızda, hafızamız, ödül devrelerimiz, karar verme becerilerimiz ve duruma dair konumumuz, belirgin bir güdüye yönelir. Buradan da tamamen tüketime dayalı ve kontrol edilemeyen bir aşırı arzulama hissi, yani “craving” doğar. Volkow, “Bazı insanların bağımlılığa karşı genetik bir yatkınlığı bulunmaktadır. Ancak bağımlılık, tüm bu temel beyin fonksiyonlarını kapsadığı için, sıkça madde yada alkol kullanımına maruz kalan her insan, bağımlı olabilir” demektedir.

    Bu durum, kimyasal olmayan bağımlılıklara da genellenebilinmektedir. Kumar, alışveriş, cinsellik, gibi davranışlar, alışkanlık gibi başlayıp, bağımlılığa dönüşebilmektedir. Kimi zaman, problemin belirli bir davranışsal kökeni olabilmektedir. Örneğin, Volkow’un çalışma ekibi, patolojik obez kişilerin, kompulsif yeme davranışına sahip olduklarını ve beyinlerindeki yeme alanında, ağız dudak ve dillerinde, aşırı aktivite olduğunu göstermişlerdir. Bu kişiler için, bu alanların aktive olması demek, haz merkezinin kapılarının sonuna kadar açılması demek olacaktır. Çok fazla hoşa giden ne varsa, bağımlılığa sebep olabilecek gibi gözükmektedir.

    Tabi ki de herkes bağımlı olmamaktadır. Bunun sebebi de insanoğlunun, karşılaşılabilecek sonuçları değerlendirebilen ve haz arayışını bastırabilen, daha analitik bir takım süreçlere sahip olmasıdır. Beyin imgelemesi bunun tam da nasıl olduğunu açıklığa kavuşturmaktadır. Örneğin, Paulus, bir klinikteki, 4 haftalık rehabilitasyon programında olan metamfetamin bağımlılarını incelemiştir. Programı tamamladıktan bir yıl sonra kayma yaşayanların çoğu aynı zamanda, bilişsel beceriler bakımından zayıf ve yeni kurallara uyum sağlamada geciken kişielr olduğu gözlemlenmiştir. Bu gerçeklerden yola çıkarak, bu kişilerin, karar verme becerilerini kullanırken, beyinlerinin analitik yapılanmalarından yeterince faydalanamadıkları söylenebilmektedir. Bunu doğrular biçimde, aynı kişilerin beyin taramaları sonuçlarında da, mantıklı düşüncenin dürtüsel davranışın önüne geçebildiği yer olan prefrontal kortekste azalmış aktivasyon olduğu bulgusu elde edilmiştir.

    Araştırmaların odaklandığı başka bir alan ise, çoğunlukla dopamin adlı nörotransmitter tarafından sağlanan, beynin ödüllendirme sistemidir. Araştırmacılar temel olarak, sinir hücrelerini bir araya getirip onları birleştiren, dopamin reseptörlerinin familyasını incelemektedirler. Buradaki hedef, beyne haz sinyalini taşıyan kimyasalın etkisini azaltarak, maddenin bağlanımını da azaltabilmektir.
     
    zifirii bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş