Latent Evre

Konu, 'Psikoterapi' kısmında Sûkutta Bir Mülteci tarafından paylaşıldı.

  1. Bireyin ruhsal gelişim evrelerinden en önemli evrelerden birisi de eğitim-öğretim evresidir. Klasik analitik kuramda Freud bu döneme gizillik (latent) evresi ismini vermiştir. Haz, bu evrede cinsel objeden ziyade farklı objelere yönelmiş olduğundan, bu şekilde isimlendirilmiştir. Birçok bilim adamı ve bizim kanaatimize göre bu dönemde cinsel yapılandırma aynı suretiyle devam ederken, hazzın farklılaşması ve yönelimi de aynı yoğunlukta sürmektedir. Kız ve erkek çocukta bu dönemde neler gerçekleşmektedir? Şöyle bir hatırlayacak olursak; ağızcıl, dışkılama ve cinsel kimlik evrelerinden geçen ve yaşı 5-6 civarına ulaşan bir çocuk yeni bir döneme ayak basmaktadır. Bu dönemi anlayabilmek için bu çocuğun getirdiği mirasa bakmak gerekir. Oral, anal ve fallik dönemlerden olumsuzluklarla dolu bir yüklenme ile bu döneme girmiş ise bu dönemde o negatif etkilerin izlerini sürdürecek, muhtemelen kişilik örgütlenmesindeki bu çatlaklar daha da derinleşecektir. Çocuğun şansı, iyi gider de eğitim ve öğretim kurumunda iyi bir öğretmene ve iyi bir çevreye düşerse negatif miras burada pozitife dönüştürülebilir. Bu gelişimi biraz sonra daha detaylı bir şekilde izah etmeye çalışacağım.
    Daha önceki ruhsal gelişim evrelerini sağlıklı olarak geçirmiş, özerkliğini tamamlamış ve girişimcilik ruhu ile var olmuş çocuk, bu evreye de pozitif duygularla girecektir. Bu çocuğun şansı diğerlerine göre daha yüksektir.
    Altı yaşlarındaki bir çocuğu bulunduğu kesitten bir gözlemleyelim: Aile içerisinde sevilen, korunan, değerli ve önemli olduğu her vesile ile hissettirilen bir çocuk kendini mutlu huzurlu ve güçlü hissedecektir. Böyle bir çocuk gerçek dünyanın insan ilişkilerini ve nesne ilişkilerini daha kavramış, denemiş ve uygulamış değildir. Henüz gerçeğin çok az bir parçasıyla karşılaşmıştır. Evinin içerisindeki insan ilişkileri, dış dünyanın gerçekliğinden oldukça farklı ve uzaktır. Ailesi onu, karşılıksız bir şekilde var olduğu için sevmektedir, önemsemektedir. Aile içerisinde ruhsal gelişim evrelerinde göstermiş olduğu ufacık beceriler ve başarılar, aşırı bir heyecana neden olmakta, aile tarafından takdir ve taltif edilmekte ve önemsenmektedir. Çocuk yaptığı her iş, beceri ve başarı dâhiyane bir buluş veya eylemmiş gibi etraftan yankı bulmasına alışmıştır. Bu pozisyon gerçekliği temsil etmemektedir. Çekirdek aile içerisinde bu süreçler yaşanırken zaman zaman ailenin içine giriş-çıkış yapan yakın akrabalar ya da komşular bu tabloyu pek de değiştirmemektedir. Yaşı itibarıyla sevecen olan bu yavruya herkes ilgi ve alaka göstermektedir. Bu durumda çocuk haz hissetmekte ve keyiflenmektedir.
    Dış dünyanın reel gerçekliğinin yavaş yavaş fark edilmesi ve acılara katlanabilme yetisinin gelişmesi gerekmektedir. Bu da yavaş yavaş oluşmaya başlamıştır. Bu dönemde eve misafir olarak gelen kuzenler, komşu çocukları ve yaştaşları ile bir oyun alanını paylaşırken rekabet duyguları, narsist istekler, güç ve iktidarı kullanma arzuları bir çatışma doğurmaya başlayacaktır. Bu çatışmada her çocuk kendinin mutlak haklı ve önemli olduğu duygusunu hissettiğinden çatışmalar ağırlaşacaktır. Ama sonuçta genellikle orta yolun bulunmasıyla birlikte taraflarda ilk hüsran duyguları ortaya çıkacak, bu da gerçeklik ilkesinin oluşmasını temin eden bir araç fonksiyonunu icra edecektir. Çocuk yalnız başına kaldığında veya kardeşiyle oynadığında, dış dünyanın acımasızlığına tahammül edip onunla iletişim içerisine girebilmek ve dış dünyayı kontrol edebilmek amacıyla yoğun bir şekilde oyun ile meşguldür. Oyun fonksiyonlarında çeşitli rol denemelerini oynamış, diğer nesnelere muhtelif rolleri yüklemiş olan bu çocuk artık dış dünyaya çıkmak zorundadır.
    Modern toplumlarda bu, eğitim ve öğretim ile sağlanır. Anaokulu ile başlayan eğitim ve öğretim süreci, bu dönemin geçirileceği ve ergenliğe ulaşana kadar devam edecek olan bir zaman dilimini kapsar. Evde sağlıklı bir zeminde bir takım beceriler kazanmış, özgüven duygusunu hissetmiş, girişimciliği desteklenmiş ve iradesini rahatlıkla kullanabilmiş bir çocuk anaokuluna veya ilköğretimin ilk sınıfına başladığında güçlü bir donanımla sosyal hayatın içine ilk adımını atacaktır. Bu andan itibaren çocuğun ruhsal gelişiminde yeni bir evre başlamıştır. Dış dünyada, yani evinin dışında, anne, baba ve akrabalarının koruyucu şemsiyesi olmadan yalnız başınadır. Sınıfa girmiştir, bu çocuk sınıfa girdiğinde veya sokaktaki oyun grubunun içine dâhil olduğunda orada birey olarak vardır; yanında ne annesi ne babası ne de bir yakını mevcuttur. Sınıfın gerçekliğini, öğretmenin otoritesini, arkadaşlarının kendine eşit olduğunu bilen, öğrenen ve bu yetilerle sınıfa giren bir çocuk için hayat o kadar da zor değildir. Ancak bu yetilerini henüz geliştirmemiş, dış dünyayı da ailesinin kendine davrandığı gibi davranacağı şeklinde bir algılama ile gören ve bu beklenti içinde olan bir çocuk için ağır hüsranların yaşanabileceği bir süreç başlamış demektir. Dış dünyada kimse ona anne ve babası gibi davranmayacaktır. Dış dünyaya dair bilgisi, becerisi ve yakınlığı oranında onu içine alacak ve kabullenecek ve ona göre de bir değer vereciktir. Çocuk bunu kabullenmek zorundadır.
    Bu dönemde çocuk hayal dünyasında ve oyun kahramanlarında canlandırdığı muhtelif kimlik örüntülerini daha gerçekçi bir ortamda hafif bir oyunsu hava ile tekrarlamak durumundadır. Bir sonraki evrede yaşayacağı gerçek kimlik yapılandırmasının ön çalışmalarını ve egzersizlerini bu dönemde yapmak durumundadır. Çocuğu sınırlayan bir takım etmenler vardır. Toplum içerisinde bir kimlik kazanabilmesi için bir takım yetileriyle kendini ispat etmesi gerekir. Çocuk oyun kahramanlarında büyüsel düşünce ile kendine olağanüstü güçler atfederken, bugün okulda ve oyun sahasında arkadaşlarıyla bu rolü oynamak zorundadır. Erkek bir çocuk futbol oyununda dâhiyane düşüncelerle müthiş bir futbolcu olduğuna kendini inandırmış olabilir, ancak okul sahasında sınıf arkadaşlarıyla kurulacak olan minik futbol takımında göstereceği başarı ve beceri kadar var olacaktır. Motor koordinasyonu ve zihinsel konsantrasyonu böyle bir yetiyi arkadaşları arasında sahada uygulama imkânını verirse, bu çocuk bir travma yaşamadan gerçekçi bir şekilde futbol oynayabildiğini, hem kendine hem de arkadaşlarına ispat etmiş olacaktır. Tersi durumda ise yetersizlik duyguları ortaya çıkacak, birkaç rol denemesinden sonra her girdiği yeti sınavında, sınavı kaybetmesi durumunda aşağılık duygusunun pekiştiği yeni bir kimlik süreci devreye girebilecektir.
    Gözünüzde şöyle bir canlandırınız: İlkokulun birinci sınıfı, okulun başladığı ilk gün. Bir öğretmen olarak sınıfa girdiğinizi hayal edin. Otuz, kırk öğrenci karşınızda kıpır kıpır heyecanla size bakmaktadır. Bu esnada ne olmaktadır. Öğretmenin zihninde yeni gelen öğrencilerle ilgili tasarımlar oluşmaktadır. Bu hayali tasarımların oluşmasında, öğretmenin mesleğine olan ilgisi, sevgisi, bireysel yeterliliği, özgüven duygusu, kişiliğinin sağlıklı yapısı ve o yaş döneminde geçirdiği süreç bu tasarımları etkileyen faktörlerdir. Bu faktörlerin yanına onlarcasını ekleyebilirsiniz. Zihnimizi kaostan kurtarmak için bu öğretmenin mesleğini seven ilgili, bilgili, becerikli ve kişilik yapısının sağlıklı olduğu var sayımından yola çıkalım. Karşıda ise kıpır kıpır olan, altı-yedi yaşlarında kırk çocuk vardır. Yirmisi kız yirmisi oğlan çocuğudur. Gerçekçi bir yaklaşımla baktığımızda bu sınıfın içerisinde kişilik örgütlenmesi itibarıyla her kişilik örüntüsünden çocukla karşı karşıyasınızdır. Bağımlı ve çekimser olanlar, agresif ve saldırgan olanlar, zeki gözlerle bakanlar, şüphe ile etrafı tarayanlar, bir tarafta yalnız kalanlar ve etrafına birkaç kişiyi toplayıp onlara liderlik edenler… Velhasıl toplumda görmüş olduğumuz tüm kişilik örüntülerinin prototiplerini bu küçük sınıfta bulmak mümkündür. Buradaki her çocuk ailesini terk etmiş, kırk kişilik yeni bir aileye, okulu hesaba katarsak belki bin kişilik yeni bir mahalleye taşınmıştır. Hayat inanılmaz şekilde değişmiştir. Sabahtan akşama kadar evde ve oyuncaklarla geçen hayat bir anda okul, dershane, defter, kalem, kitap, öğrenci ve öğretmenden ibaret hale dönüşmüştür.
    Evde çocuk önemsendiği, kendini değerli hissettiği ve sevildiğinden emin bir konumda idi. Ya okulda? Önceleri aynı beklentilerle diğer çocuklardan ve öğretmenden kendisinin en önemli, en değerli ve farklı olduğu konusunda iletişim bekleyen, ilgi bekleyen bu çocuk çok kısa süre içerisinde hayal kırıklığına uğrayacaktır. Çok kısa süre içerisinde fark edecektir ki toplumun gerçekçi kurallarına uyan öğretmenin vermiş olduğu görevleri iyi bir şekilde yapan, kendini bir takım başarılarıyla ve becerileriyle ön plana çıkarabilen çocuklar sınıf içerisinde daha saygın bir konum elde etmekte ve onların yaşadıkları haz daha yüksek olmaktadır. Burada haz yönünü değiştirmiş, öğretmenin gözüne girme ve arkadaşları arasında daha güçlü bir konum elde etme isteğine dönüşmüştür. Arkadaşlarının ona gıpta ile, takdirle bakmaları ve ona yaklaşmaya çalışmaları onu mutlu etmekte, hazzın doruklarında keyif sürmesine neden olmaktadır. Tersi durumda ise hayal kırıklıkları, hüsranlar, beceriksizlikler, aşağılanmışlık hissi ve yetersizlik duyguları tüm ruhuna çöreklenecektir. Bu durumda okul dayanılmaz acı ve sıkıntı veren, huzursuz eden ve kaçınılması gereken bir yer haline dönüşecektir. Öğretmen vahşi bir kaplan, sınıf arkadaşları onu parçalamaya hazır bir sırtlan haline dönüşecektir. Çocuk okula gitmemek için birçok semptom geliştirebilecektir. Çünkü okulda öğretmen ve arkadaşları ona annesi ve babası gibi davranmamaktadır. Onu çok incitmektedirler.
    İşte bu okul süresinde, ergenliğe kadar geçen dönemde çocuk birçok rol denemeleri yapar. İlk başta zekâ açısından bir değerlendirmeye tabi tutulur. Çünkü sınıfta en çok takdir edilen şey, zeki ve çalışkan olmaktır. Çocuk biyolojik olarak zekâsı yetersiz ve çalışacak kadar azimli ve kararlı değilse bu kulvardaki mücadeleden vazgeçecektir. Bu durumda kendisine farklı alanlarda bir varoluşsal alan arayacaktır. Bu, bilinçdışı otomatik olarak ortaya çıkan bir süreçtir. Bu rol arama denemeleri sportif faaliyetler, resim, müzik gibi sanatsal aktiviteler, organizasyon gibi sosyal beceriler, temizlik ve usluluk gibi davranış örüntüleri olabilmektedir. Bu alanlarda, kendini var edebilen ve bu konuda da yeterlilik duygularını hissedebilen, iç dünyasında en az diğerleri kadar önemli, yeterli ve değerli olduğunu kabullenen bir çocuk, iç dünyasında hazza ulaşmış, mutluluğu yakalamış ve dengeye gelmiştir.
    Bu açıdan bakıldığında ilkokullardaki kol faaliyetleri görev dağılımı, sorumluluk çalışmaları, psikolojik açıdan büyük önemi haizdir. Burada önemli olan çocuğun yaptığı her güzel etkinliğin ve ortaya çıkardığı bir becerinin öğretmen tarafından takdir edilmesi ve ailenin de bunu desteklemesidir. Çocuk iç dünyasında bir ketlenme hissetmeden kendini var edecek ve yeni açılımlara kanat açacaktır. Tersi durumda ise ciddi sıkıntı ve bunalımlar ortaya çıkacaktır. Çocuk böyle bir ortamda arkadaşlarıyla rekabeti, bunu belirli kurallar içerisinde yapmayı öğrenmeli ve bunu kabullenmelidir. Bunlar aşama aşama ruha sindirilerek hayatın acı gerçeklerine karşı tahammül edebilme derecesini artırarak güçlü bir birey olma yolunda emin adımlarla ilerlemeyi temin eder.
    Bölümün başında belirttiğimiz gibi şayet çocuk negatif bir bilanço veya bakiye ile ruhsal gelişim evresine ulaşmış ise bu çocuğun işi diğerlerine göre daha da zordur. Anlayışlı bir öğretmen ve onu destekleyen kardeşçe bir arkadaş grubunun varlığında bu patolojik örüntüyü kırmak gibi bir şansı doğmaktadır. Burada yüzlerce klinik tablodan bahsetmek mümkündür. Bu çocuk ev ile okulun kesiştiği noktadadır.
    Evde neler olmakta, okulda neler olmaktadır? Evde neler olabilir: Boşanmış bir anne-babanın çocuğu olabilir, ebeveynlerden birini veya her ikisini birden kaybetmiş bir çocuk olabilir, anne-baba tarafından terkedilmiş, başka akrabaları yanında büyütülen bir çocuk olabilir. Anne ve baba aynı çatı altında, ama hep kavgalı hep saldırgan olabilir. Anne ve baba alkolik veya uyuşturucu müptelası olabilir. Anne-baba sosyo-ekonomik olarak düşkün bir durumda olabilir. Anne-baba sosyo-kültürel seviyelerinin düşüklüğü nedeniyle şuursuzca çocuk yapmış ve hiç bir çocuğun sorumluluğunun idrakinde olmayabilir. Anne-baba çok çeşitli kişilik bozukluklarına sahip olup bu bozukluklarını çocuklarına aynen yansıtmış olabilir. Birçok klinik tabloyu buna ilave etmek mümkündür.
    Evde pozisyon bu iken bir de okuldaki duruma bakalım. Birçok patolojik yapılarla örüntülü bir öğretmenin dershanesine düşen, böyle bir öğrencinin yaşayacağı manzara daha da korkunçtur. Kendi sorunlarıyla boğuşan öğretmen bireysel patolojilerini, öfkesini, hıncını ve saldırganlığını öğrencilere yansıtacaktır. Bu durum öğrencilerde yetersizlik duyguları, aşağılık kompleksi, içe kapanıklık veya saldırganlık duyguları oluşturacaktır. Böyle bir ortamda normal bir aileden gelen çocuk dahi ruhsal dünyasında ciddi sarsılmalara maruz kalacak, belki de bunlardan ciddi anlamda negatif yönde etkilenecektir. Kırk kişilik sınıf içerisinde birçok patolojik kişilik örüntüleriyle gelen diğer çocuklar bu çocuğun patolojilerini daha da derinleştirecek, onunla alay edecek onu dışlayacak ve aşağılayacaklardır. Onun hayatta var olma mücadelesinin son savunmalarını da yok edebileceklerdir. Bu durumda aşağılık kompleksinin derinleştiği, yetersizlik duygularının doruğa ulaştığı, hiçbir beceri ve başarı geliştiremeyen aciz ve zavallı bireyler ortaya çıkacaktır. Hayatta kalabilmek için çocuklar arkadaşlarına karşı acımasızca davranır. Kendi bireysel zaaflarını arkadaşlarına yansıtarak kendilerini kurtarmaya çalışırlar ancak bu arkadaşlarını daha da batırır. İleriki yaşlarda bize başvuran birçok hastamızda klinik tabloların birçoğunun ilköğretim çağında ortaya çıktığını gözlemlemiş bulunuyoruz.
    Klinik Örnek:
    Ebeveyninin görevi nedeniyle hizmet için gittiği Güneydoğu'da ilk öğretimine başlayan bir hastamız, yörede bulunan bir okulda diğer çocuklar arasında oldukça farklı kalıyordu. Beyaz suratı, yuvarlak kafatası ve konuşma şivesindeki batı üslubu alay konusu olmuş, diğer çocuklar onu, "yumurta kafa", "beyaz surat" ve "muhallebi çocuğu" diye çağırmışlardı. Aynı özellikler, batıdaki bir eğitim kurumunda takdir edilmesi ve gurur duyulması gereken özellikler iken, Güneydoğu'da farklı olmanın getirmiş olduğu bir dezavantaja dönüşmüştür. O yaş grubunda bu tip alaylara maruz kalan bu delikanlı, derin aşağılık kompleksi geliştirmiş ve sosyal fobi oluşturmuştu. Kimsenin onu beğenmeyeceği ve sevmeyeceği gibi duyguları pekişmişti.
    Bir başka genç arkadaşımız da ilköğretim döneminde "r" harfini çıkaramaması dolayısıyla arkadaşlarına alay konusu olmuş, o da aynı itilmişlik duygusuyla sosyal fobik bir kimlik geliştirmiştir.
    Görüldüğü gibi bu dönem, toplumda sosyal bir rol edinmenin, toplum tarafından takdir edilmenin ilk formatının atıldığı önemli bir dönemdir. İlköğretim çağındaki bir çocuk arkadaşları tarafından herhangi bir takdire mahzar olursa, ödüllendirilirse bu format onda çok olumlu bir kimlik gelişimine neden olacaktır. Toplum içinde kendisini dışlanmış, yetersiz ve aşağılık hissetmesinin veya hissetmemesinin temel formatı bu dönemde atılmaktadır. Bu dönemde öğretmenler mutlaka öğrencilerini bir alanda başarılı olmaya itmeli, motive etmeli, toplum önüne çıkarmalı ve takdir etmelidir. Bu durumda çocuk kendini çok yeterli, önemli, değerli ve rahatlıkla toplum önüne çıkabilecek yetide hissetmektedir. Bu yetileri gelişmemiş, bu fırsatlar tanınmamış çocuklar genellikle toplumdan kaçacak yeteneklerini rahatlıkla sergilemekten uzak kalacaktır.
    Bu dönemde öğretmen çok önemli bir özdeşim nesnesidir. Bir nevi çocuğun ikinci adresidir. Öğretmenle olumlu anlamda özdeşim yapabilen, öğretmenin kişilik örüntülerini alan çocuk için kimliğin daha da zenginleşmesi ve yeni özdeşim nesnelerine yönelmesi ortaya çıkacaktır. Dış dünyadan daha da haberdar olan bu çocuk yaşı ilerledikçe ve ergenliğe yaklaştıkça yeni özdeşim nesneleri bulacak ve kimliğini bu şekilde zenginleştirecektir.
    Ev ile okul arasındaki ara kesitte duran çocuk bir taraftan da ev ile okul arasında köprü atmaya çalışacak, bu köprünün akışkanlığını sürdüren iki taraflı git-gel haline dönüştürmeye çalışacaktır. Yani mümkün olduğu kadar anne ve babayı okula getirip öğretmeni ve arkadaşlarıyla tanıştırmaya gayret ederken bir taraftan da öğretmenini ve arkadaşlarını evine getirmeye çalışacaktır. Bu bütüncül bir hayat için gerekli, önemli ve desteklenmesi gereken bir yapıdır. Bu dönemde çocuk evi okula taşırken evdeki bir takım nesneleri de okula götürür: Evdeki bir oyuncağı, özel bir eşyayı ve evcil bir hayvanı vb. Okuldan da arkadaş grubunu çeşitli vesilelerle evine taşımaya çalışır. Bu şekilde sanki iki taraflı bir mesaj vermektedir. Anne ve babayı okula taşırken diğer çocuklara karşı anne ve babasıyla hem gurur duymakta hem de yalnız olmadığını onlara göstermektedir. Diğer taraftan anne-babaya, "ben artık büyüdüm, benim de arkadaşlarım ve dostlarım var, benim de ayrı bir çevrem var, benim de kendime ait var olduğum bir alan var' demektedir. Bundan da gizli bir gurur duymaktadır. Arkadaşlarını veya öğretmenini evine çağırırken aynı mantıkla 'ben yalnız değilim, benim bir evim var ve orda yaşamaktayım' diyerek mesaj vermektedir. Eve çağırdığı arkadaşlarına hizmet etmekte onları ağırlamakta onlara ikramda bulunmaktadır. Bu durumda da kendi çiftliğinde çok rahat bir şekilde hareket edebilmekte, arkadaşlarının çekimser tavırları üzerinde güç ve iktidarını tesis edebilmektedir. Burada da özgüven duyguları gelişmekte diğerlerini yönetebilme, yönlendirebilme ve paylaşabilme yeteneklerini artırabilmektedirler. Ergenlik döneminin atılması gereken birçok formatının ilkel şekilleri bu dönemde daha basit düzeyde yapılandırılmaya çalışılmaktadır.
    Bu dönemde ilk aşk denemeleri yapılıp platonik aşklar gündeme gelir. Karşı cinse kendini beğendirme ya da karşı cinsten bir partner seçme bu dönemin diğer önemli bir özelliğidir. Bu durum da çocuğu başarılı olabilmek, hayali partnerine karşı kendini kabullendirebilmek için çeşitli alanlarda varoluş mücadelesine sokar. Bu da çocukta olumlu bir gelişimi destekler.

    Kaynaklar:
    -Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ - Bütüncül Psikoterapi
     

Sayfayı Paylaş