ödipal Evre

Konu, 'Psikoterapi' kısmında Sûkutta Bir Mülteci tarafından paylaşıldı.

  1. - Hazzın Yönelimi Açısından

    İki buçuk-üç yaşlarına geldiğinde çocuk Fallik evreye geçer, bu evre cinsel kimlik evresidir. Biyolojik ve zihinsel yapı birbirine paralel bir şekilde gelişimini ve büyümesini sürdürmektedir. Buna uygun epigenetik açılımlar da devam etmektedir. Bu döneme kadar çocuk, kendisi ve nesne varlığındaki bir dünyada vardı. Bu ana kadar üçüncü kişi devrede değildi. Anne veya babayla ya da çevredeki her türlü nesne ile birebir ilişki içindeydi. Bu devrenin başlamasıyla üçüncü bir kişi oyuna girecektir. Fallik dönemde çocuğun zihinsel yapısı cinsel kimliğin ayırdına varma kapasitesine ulaşmıştır. Cinsel kimliğin farklılığını fark etmiştir. Annenin göğüsleri var, babanın göğüsleri yok; annenin sakalı çıkmıyor, babanın sakalı çıkıyor. Her şeyden önemlisi babanın penisi var, annesinin yok. Bu farklılığı her cinsel kimlikte gözlemlemeye ve ayırdına varmaya başlıyor. O ana kadar uniseks olan çocuk bir cinsel kimlik tercihi yapmak zorunda olduğunu ve bir cinsel kimliğe ait olması gerektiğini tespit ediyor. Bu ana kadar nesne ile nasıl iletişim kurulacağını öğrenen ve bu şekilde bir kişilik örgütlenmesi geliştiren çocuk bu kişilik örgütlenmesini yürüteceği bir cinsel kimlik arayışına girmektedir. Erkek çocuk kendisinin babaya benzediğinin, kız çocuk da anneye benzediğinin farkına varacaktır. Artık cinsel kimlik modellemesi ve özdeşimler devreye girecektir. Sosyal öğrenmenin, teşvikin ve motivasyonun çocuğu bu özdeşimlere zorladığı, bunun karşılığında toplumsal onay gördüğü ve değerlilik hisleriyle donatıldığı ortamda cinsel kimlik gitgide pekişecektir.
    Erkek çocuk kendisini erkek gibi hissederken kız çocuk kendisini kız gibi hissedecektir. Artık birey olmanın ötesinde bir de sosyal bir rol çıkmıştır karşısına. Önce insandır, ardından ya erkektir ya da kız. Sosyal bir rolün fiziksel ve biyolojik bir karşıtlığı da vardır. Fiziksel yapının erkek veya kız olması bu yapının mutlak anlamda kişiliği de o bağlamda oluşturacağı kesinliğini doğurmamaktadır. Erkek bir fiziksel yapıdan, kadınsı bir cinsel kimlik; kadınsı bir biyolojik yapıdan erkek bir cinsel kimlik oluşması bu dönemde mümkündür. Bu da olayın tamamen sanal bir program olduğunu bize göstermektedir.
    Bu dönemi birkaç bağlamda ele almak istiyorum. Birinci bağlamda erkek ve kadınlığın fark edilmesi, ikinci bağlamda özdeşimlerle bu rolün benimsenmesi, üçüncü bağlamda benimsenen bu rolün realize edilerek karşı cinse ulaşma ve hemcinsini yok etme paradoksuna girilmesi ve dördüncü ve son bağlamda da içselleştirilen anne-baba figürlerinin ve onların temsil ettiği değer yargılarının oluşturduğu süperegonun olaya müdahil olması. Bu bağlamlarla birlikte çoklu kombinasyonlar karşımıza çıkmaktadır. Erkek ve kız çocuğun cinsel çatışmaları ve paradoksları atlatması ve süperegosunu razı ettirmiş bir halde bu devreyi geçmesi, sağlıklı bir cinsel kimlik oluşumuyla mümkündür. Değilse dinamik anlamdaki tüm nevrotik yapılandırmalar temelini bu dönemdeki halledilememiş çatışmalar, karşıtlıklar, zaaflar, baskılar ve şartlanmalardan almaktadır. Bu döneme kadar olan yapılarda düşünce sistemi ve kişilik örgütlenmesi gerçekleştirirken bu dönemle birlikte varoluşun daha ince detayları ve estetik yapılandırmaları meydana gelmektedir. Bu dörtlü bağlam erkek ve kız çocuğu için farklı iki kulvarda seyretmektedir. Erkek çocuğun hikâyesi farklı, kız çocuğununki farklıdır.

    1. Erkek Çocuk İçin Fallik Dönem
    Erkek çocuk bu dönemde kendi cinsel kimliğinin ayırdına varır, babasıyla özdeşim yaparak babası gibi olmaya çalışır. Bu özdeşimde muhtemelen iki dinamik vardır. Birincisi babayla özdeşim yaparak erkek cinsel kimliğini tamamen içselleştirmek, bir erkek olarak toplumda varolmak ve erkek rolünü oynamaktır. Erkek rolü hemen yanı başında bir evlilik müessesesini birlikte getirmektedir; bir erkeğin bir kadını olur. Bir kadının da bir erkeği olur. Çocuk erkek olduğunu fark etmiş, özdeşimlerle bunu hissetmiş, sosyal rol gereği kendisine bir partner arayışına girmiştir. En yakinen bilinen, en yanında olan oral ve anal dönemin haz kaynağı hemen yanı başındadır. Bu annedir. Problem çözülmüştür. Kendisi erkek ve koca, annesi kadın ve eştir. Bu duygusunu ve düşüncesini dile getirdiğinde veya hissettirdiğinde şiddetli bir tepki ile karşılaşır; anne ona yasaktır ve eş olamaz. Bu yasak medeniyetin oluşması için gerekli olan ensest yasağıdır. Anne, babanındır, eş olarak baba ona sahiptir. Anne de babanın kontrolündedir. Anne çocuğa eş olamaz, bu hem baba tarafından hem anne tarafından hem de toplum tarafından ağır cezalandırılması gereken büyük bir yasaktır. Çocuk bu yasağı kabullenmez ve isyan eder. Anneye sahip olmak ister. Anneye sahip olmanın yolu ya babayı ortadan kaldırmak ya da baba kadar veya ondan daha güçlü olmaktır. Babayı ortadan kaldırmak kolaydır, babanın ölümünü istemek onun ortadan kaldırılması için yeterlidir. Çünkü zihni seviye henüz bu düzeyde olup düşünme ile eylem, hayal ile gerçek henüz ayrışmamış olup eş değerdedir. Babayı düşüncede yok eden çocuk ihtiyaç duyduğunda da babayı her an çağırabilir. Bu da id'den gelen mantıksızlıktan oluşmaktadır. Çocuk babayı zihnen öldürmesine rağmen her an babanın varoluşunu anlamlandıramamakta, onun varlığını yok edememektedir. Babayı reel olarak alt etmenin yolu baba kadar güçlü olmaktır. Babayı özdeşim ve introjeksiyon yoluyla içselleştiren ve taklit eden çocuk, baba kadar güçlü ve saygın olduğuna inanır. Zaman zaman da baba ile test yaparak bu gücünü sınar. Babanın boyuyla kendi boyunu ölçer, baba ile güreş tutar. Ne zaman ki babasının boyuna ulaşacağını hep sorar olur, işte o an hesaplaşma günüdür. Baba ile güreşen çocuk babanın zaman zaman yenilmesi karşısında mağrur bir komutan edasındadır. Artık anneye giden engeller bu güç sayesinde yok edilebilir. Tam bu esnada süperegonun ağır baskısı, bu düşünceyi eyleme vurmanın sıkıntısını çocuğun ruhuna yükler. Çocuk babayı taklit ederken, babanın ayakkabısını giyerek ceketini takarak kravatını boynuna geçirerek, fötr şapkasını takarak babalaşır ve sanki anneye şöyle mesaj verir: "Anne bak beğendiğin baba benim, ben babamla aynıyım beni tercih edebilirsin." Ama anneden beklediği cevabı alamaz. Çocuğa göre anne, babanın baskısı karşısında gerçekleri itiraf edemeyen ve kurtarılmayı bekleyen bir melektir. Hele ilk sahne bir şekilde yakalanmışsa, babanın anneyi boğduğu ve yok ettiği düşüncesi dahi çocukta yer edebilir. Bu duygu babanın ne kadar zalim ve gaddar olduğu çağrışımlarını güçlendirirken, annenin de bu zalimden kurtarılması için bekleyen mağdur ve mazlum bir yapıyı temsil ettiği duygusunu çocuğun ruhunda şekillendirir.
    Bu dönemin düşünce yapısına şöyle bir göz atacak olursak üç dört yaşlarında ki bir çocukta; a- Düşündüğüm herkes tarafından fark ediliyor ve biliniyor, b- Düşünce ile eylem birbirinin aynıdır, c- Düşündüysem bunu yapmışım demektir, d- Yaptıysam sorumluyum demektir ve kötü bir şey yaptıysam mutlaka cezalandırılacağım, şeklinde bir dizi akıl yürütme devrededir.
    Tüm bunların yanında ego tamamen olaylara hâkim olup, mantıksal zinciri kuramadığı için primer düşünce süreci dediğimiz süreç çocukta yer yer hâkimiyetini sürdürmektedir. Zıtlar aynı anda bulunabilmektedir. Ölüm ve canlılık yan yana durabilmektedir. Sevgi ve öfke birlikte var olabilmektedir. Hayal ile gerçek iç içedir. Tasarımlar ile dış dünya, zaman zaman karışmaktadır. Beklentiler ile gerçeklik birbirine girebilmektedir. Tüm bunların cereyan ettiği bir ortamda, erkek çocuk babayla özdeşim yapıp, babanın kendisine sağlıklı bir model olması yoluyla bu süreci tamamlarken annesinden vazgeçmeyi kabul eder. Partner arayışını başka alanlara kaydırır. Bu sağlıklı gelişimin belirtisidir. Burada baba ile rekabet duygusu ve bir sevgi objesine ulaşma gerçeği vardır. Burada üçlü bir ilişki kurulmuştur. Bir sevgi objesine ulaşmak için onu engelleyen faktörlerle mücadele etmek gibi bir zorunluluk vardır. Bundan sonra hayat hep bu şekilde devam edecektir.
    Burada üzerinde durulacak olan esas konu, babanın, cinsel kimliğinin ötesinde güç ve iktidarı temsil eden bir odak olmasıdır. Bu odak hem korkulan hem hayranlık uyandıran; hem de onun gibi olmak için özlem çekilen bir odaktır. Anne ise her zaman olduğu gibi hazzın, sevginin, ilginin ilk prototipi ve süregelen temel nesnesidir. Cennetin kaynağıdır. Çocuk otoriteyi aşarak sevgi kaynağı olan anneye ulaşmak durumundadır. Ruhu iki kutuplu çalışacaktır. Bir taraftan güç ve otoriteyi aşma mecburiyeti, diğer taraftan sevgi objesine ulaşma özlemi. Haz veren bütün kaynaklar sevgi temel objesi olan annenin türevi olarak karşımıza çıkarken, güç ve otorite olarak bildiğimiz tüm odaklar da babanın türevleri olacaktır. İlk üçlü ilişkide otorite, sevgi objesi ve birey arasındaki ilişki sağlıklı ve akışkan bir şekilde kurulmuş ise bundan sonraki tüm ilişkiler aynı rahatlık ve güven duygusu içerisinde devam edecektir. Çocuk bireyliğinin keyfini sürecektir. Ama bu dönemlerde hem babadan hem de anneden kaynaklanan engelleyici, çatışmalı, cezalandırıcı ve yasaklayıcı tavır ve tutumlar çocukta ruhsal gelişim evresinde yüzlerce klinik tabloyla şekillenebilecek bozuklukları meydana getirecektir. Bu yelpazede transeksüel kimlikten eşcinselliğe, fobilerden anksiyete bozukluklarına, obsesif kompulsif yapıdan dürtü kontrol bozukluklarına, yeme bozukluklarından cinsel fonksiyonel bozuklukların, duygu-durum bozukluklarından reaktif hallere kadar birçok patoloji bu üçlü yapıdaki muhtelif kombinasyonlardan ortaya çıkacaktır. Klinik tablolar işlenirken konu daha detaylı ve spesifik olarak ele alınacaktır.
    Bu döneme kadar öğretilmiş ve tecrübe edilmemiş hiçbir şeyden korkmayan çocukta kendiliğinden korku, panik ve kâbuslar başlar. Bu süreçte muhtemelen babayı yok ederek ortadan kaldırmaya yönelik düşüncelerin bilinçdışında yaşam bulması, fakat reel olarak babanın her an gelip canlı olarak çocuğun karşısında var olması, çocukta cezalandırılacağı korkusunu hep yaşatmaktadır. Bu ceza ortadan kaldırılma ve öldürülme olabileceği gibi, kızların da pipilerinin olmamasını da aydınlatabilecek bir rasyonalite ile babanın gelip çocuğun erkeklik organını kesip onu da kızlaştırması korkusunu canlandıracaktır.
    Bu dönemdeki erkek çocukların en hassas olduğu bölgeleri cinsel organıdır. Erkek olmanın temel simgesi erkek cinsel organıdır. Çocuk bunu kaybetmemek, kaptırmamak ve kestirmemek için yoğun bir koruma içinde olacaktır. Tüm bilinçdışı süreçler bunun üzerine odaklanmıştır. Fakat babanın her an gelip ceza olarak bunu keseceği korkusu baba ile aynı mekânda yaşamayı imkânsız hale getirmektedir. Fonksiyonlarıyla palazlanmış olan ego, bu durumdan kurtulabilmek için yeni yeni oluşturduğu savunma mekanizmalarından birisini yani yer değiştirme mekanizmasını devreye sokarak babanın korkulan tarafını herhangi bir objeye transfer eder. Bu korkulan obje dışarıda kendisine zarar veremeyen, yaklaşılmadığı ya da karşılaşılmadığı müddetçe tehlike arz etmeyen bir şey olacaktır. Geriye, çocuğuna dondurma, çikolata ya da oyuncak alan sevgili bir baba kalmaktadır. O babayla hoşnut bir şekilde yaşayacaktır. Ama korkunun transfer edildiği obje at, köpek kedi, örümcek, karanlık, öcü, yan oda vs. korkuyu kontrol altında tutmayı sağlayan konteynır olarak fonksiyonuna devam edecektir. Ruhsal yapı bu şekilde dengeye oturmuştur. Korkunun transfer edildiği bu nesne daha sonraki dönemlerde korku objesi olarak hayatımızı belirleyebilmektedir.
    İnsan gelişiminin her evresinde biyolojik gelişime uygun motor ve zihinsel değişimler meydana gelmektedir. Bu değişimler çevreyle etkileşime girerek sosyal bir öğrenme modeli içerisinde davranışsal kalıplar olarak şekillenebilir. Ayrıca aile içerisindeki bilişsel algılama, değerlendirme ve yorumlama biçimine göre de bilişsel bir şablon ortaya çıkabilir. Bu gelişim dönemlerindeki olguları izah ederken biyolojik, davranışçı, bilişsel ve varoluşsal etmenleri olabildiğince dışlayarak dinamik açıdan bu dönemleri izah etmeye çalışıyoruz. Burada dikkat edilmesi gereken husus bu gelişim evrelerinin temel karakterini belirleyen tek etkenin dinamik gelişimsel olmadığıdır. Bütüncül yaklaşımın içerisinde bu etmenlerin ne kadar etkili olduğunun klinisyen tarafından tayin edilmesi gerekir. Biz bu bölümde dinamik yaklaşım tarzı üzere gelişimsel evreleri incelemeye çalışmaktayız. Bu manada kastrasyon (iğdiş edilme) ve oto kastrasyon (kendi kendini iğdiş etme) kavramlarına ışık tutmaya çalışacağız.
    Anne, baba ve çocuk üçgenindeki erkek çocuk çok yönlü güçlerin etkisi altındadır. Bu güçleri anne, baba ve çocuk için ayrı ayrı inceleyelim:
    A- Çocuk:
    1. Çocuk birey olarak kendini nasıl algılamaktadır. Kendilik tasarımı nasıl gelişmiştir, bu çok önemlidir.
    2. Çocuk, mutlak nesnel gerçekliği algılamasının ötesinde ne anlam ifade eder?
    3. Çocuk kendilik tasarımına göre babanın onu nasıl algıladığını nasıl tasarımlamaktadır?
    4. Çocuk annesinin, onu nasıl algıladığını tasarımlamaktadır?
    Burada karşımız dörtlü bir kombinasyon çıkıyor. Bu kombinasyonlardan bir örnek verecek olursak, çocuk mutlak manada zayıf ve çelimsiz olabilir. Kendisini güçlü ve kudretli algılayabilir. Babasının onu sevmediği ve cezalandırılacak bir çocuk olarak gördüğü şeklinde bir tasarım yapabilir, annesinin onu sevdiği ama baba baskısı nedeniyle bu sevgisini direk dile getiremediği şeklinde bir anne tasarımı oluşturabilir. Bunlar çok çeşitli kombinasyonlar halinde birleştirilebilir, buna göre de klinik tablo ortaya çıkar.
    B- Baba:
    Baba yönünden olaylara baktığımızda;
    1. Babanın reel olarak mutlak nesnel varlığı nedir?
    2. Baba kendilik tasarımını nasıl oluşturmuştur?
    3. Babanın gözünde çocuk ne anlama gelmektedir?
    4. Babanın zihninde çocuğunun kendisini nasıl algıladığı şeklinde bir tasarım vardır.
    5. Babanın eşiyle ilişkilerinde eşini nasıl tasarımladığı, eşinin onu nasıl algıladığı ile ilgili ne tür bir zihinsel imaj vardır?
    C- Anne:
    1. Annenin mutlak gerçek varlığı nedir?
    2. Anne kendiliğini nasıl tasarımlamaktadır?
    3. Diğerlerinin (eş, çocuk vd.) onu nasıl tasarımladığını düşünmektedir?
    4. Diğerleri (eş, çocuk vd.) anneyi gerçekte nasıl tasarımlamaktadır.
    Aile içerisine girecek olan her yeni kardeş ve her yeni birey (dede, babaanne, hala, dayı amca vb.) bu tabloyu daha da karmaşıklaştıracaktır. Fazla detaya girip ayrıntıda boğulmamak için ana eksenler üzerinde çalışmayı sürdürelim. Burada iki temel eksen vardır: Haz ve sevgi kaynağı olan anne, otorite ve gücü simgeleyen baba. Bir aile içerisinde iktidarın dağılımı gelenek ve göreneklerle belirlenirken ataerkil bir ailede iktidarı temsil eden kişi babadır. Baba aile bireylerine belirli iktidar alanları dağıtır. Verilen bu iktidar alanlarına bir itirazınız varsa, iktidar sahibi ile savaşmak zorundasınızdır. Burada da çocuk, anne objesine yalnız başına sahip olmak istemektedir. Ama baba otoritesi buna engeldir. Anne, babaya aittir. Çocuk temel haz kaynağı olan anneyi istemektedir ve bunun için çılgınca çaba gösterir. Baba ise buna engel olan mutlak güç ve otoritedir.
    Baba faktörü nasıl aşılabilir ve anneye nasıl ulaşılabilir? Baba ile özdeşim yaparak, baba taklit edilerek çocuk sanal dünyasında baba olduğunu hissedebilir. Sağlıklı bir özdeşimle buna yardımcı olan bir baba modeli, çocuğun bu problemi aşmasına, kendini baba gibi hissetmesine ve bunun karşılığında da anne ile ilgili taleplerini bilinçdışına bastırmanın bedelini ödemek durumundadır. Bu her insanoğlunun temel doğal yazgısıdır. Eğer baba ile özdeşim imkânları olamaz ise, çocuk baba ile yoğun bir rekabete girecek ve sanal bir savaşın temellerini atacaktır. Baba ile özdeşim yapamadığı için baba gücünü hissedemeyecek, onun karşısında rakip bir birey olarak var olmaya çalışacaktır. Bu modeldeki baba dost bir baba değil, rakip ve düşman bir babadır. Bu rakip ve düşman baba çocuğa her an zarar verebilir. Olumlu manada özdeşim yapamadığı bu baba modeli, çocuğu kendisine rakip olmaktan çıkarabilir. Bunun da tek yolu çocuğun kastre edilmesidir. Çocuğun erkek olmasını ve baba olabilmesini simgeleyen tek fiziksel yapı pipisidir. Çocuk bunun üzerine kaygılanacaktır. Birçok toplumda ve kültürde güç ve iktidarın sembolü, dikleşmiş bir penis modelidir. Penis organ olarak önemi olmayan bir organdır, ama güç ve iktidarı temsil eden yönüyle çok büyük bir fonksiyon icra etmektedir. Hazzı elinizde tutabilmenin yolu güç ve iktidara sahip olmanızdan geçer. Güç ve iktidar aile içerisinde babadadır. Babanın babalığını simgeleyen şey onun cinsel organıdır. Çocuğun güç ve iktidara sahip olabilmesi için kendi cinsel organını koruması kollaması ve büyütmesi gerekmektedir. Bazı toplumlarda fiziksel olarak cinsel organa aşırı bir önem verilirken, bazı toplumlarda ise güç ve iktidarın farklı görünümleri ön plana çıkmaktadır. Burada temel olay penisin varlığı ve yokluğu değil güç ve iktidara kimin sahip olduğudur. Güç ve iktidara sahip olan, hazza sahip olur. Haz ise insanoğlunun vazgeçemeyeceği temel yaşam nedenidir.
    Güç ve iktidar elde edildikçe babaya kafa tutulabilecek, onunla savaşılacak hatta onu alt edebilecek bir yapı oluşturulabilecektir. Fallik dönemde babasıyla sağlıklı özdeşim yapamamış bireylerde ödipal çatışma kalıcı olur ve daha sonraki evrelerde çeşitli klinik tablolar halinde karşımıza çıkar. Babanın güç ve iktidarı yaygınlaşarak her türlü güç ve iktidar sahipleri, bireyin savaşıp geçmek zorunluluğunu hissettiği düşmanlar olurlar. Bu manada sonsuz sayıda baba türevleri karşımıza çıkar. Bitmek tükenmek bilmeyen bir çatışma zinciri içerisine girer. Eksenin bir tarafında baba ile temsil edilen güç ve iktidar varken, diğer tarafında ulaşılmak istenen haz kaynağı vardır. Anne ile temsil edilen haz bu evreden sonra çatışma halinde kalınmış ise her türlü zevk verici nesne ve olgu anne türevi olur. Çocuk büyük bir arzu ile hazza ulaşmaya çalışır. Ama her haz, kaynağında yasak olan anne hazzının türevi olduğu için suçlanma ve cezalandırılma duygularını içinde barındırır.
    Kastrasyon terimi güç ve iktidar sahibi babanın ve onun türevlerinin çocuğun güç ve iktidarını bloke etmesine verilen isimdir. Bu kastrasyon olgusu çocuğun pipisinin baba tarafından kesilip kendisinin öldürülebileceği kaygısından başlayarak, konuşmasının yasaklandığı hep emirlere uymak zorunda bırakıldığı, taleplerinin yerine getirilmediği, isteklerinin değerlendirilmeye alınmadığı bir perspektifte de ele alınabilir. Bu da klinik tablonun nasıl şekilleneceğini belirler. Bu yapı, çözülmemiş ödipal kompleks, ergenlik döneminden başlayarak çok çeşitli tablolarla kendini gösterebilir. Bu savaş sanal bir savaştır. Gerçek baba ölmüş olabilir, aciz ve zavallı duruma düşmüş olabilir, bunun hiçbir anlamı yoktur. Çocuk ruhunda, kilitlenip kaldığı güç ve otoritenin temsilcisi olarak algıladığı dört yaşlarında yaşadığı baba ile savaşmaktadır. Dört yaşındaki gerçek babanın yerini, yüzlerce binlerce güç ve iktidara sahip olan baba türevleri almıştır. Böyle bir birey resmi bir kuruma gittiğinde ve bir otoriteyle karşılaştığında içinde bir bunaltı ve anksiyete (sinirlilik) hisseder. Dinamik literatürde buna kastrasyon anksiyetesi adı verilir. Bunu bir sosyal fobi tablosu olarak görmek mümkündür.
    Birey herhangi bir hazza ulaştığında veya bir mutluluk elde ettiğinde yine bir sıkıntı hissedebilir. Bu da güç ve iktidara sahip olan babanın haz kaynağına el uzatmak gibi algılanır ve bunun bedeli sıkıntı hissetmektir.
    Oto kastrasyon ise kişinin bu sanal savaşta bir ileri aşamaya geçerek güç ve iktidarını kendi kendine bloke etmesidir. Bu bir nevi daha büyük bir cezadan kurtulmak için verilen daha küçük bir ödün gibidir. Mesela anne yerine bilinçdışı olarak ikame edilen bir partnerle ilişkiye girmek sanal babanın öfkesini çekeceğinden dolayı kişi bu anksiyeteyi hissetmemek için cinsel ilişkiden uzak durup ereksiyon problemi yaşayabilir. Bu bir oto kastrasyondur. Bir topluluk karşısında konuşma yapmaya hazırlanan bir birey, bir güç gösterisinde bulunacaktır. Bu sanal dünyada sanki babaya başkaldırış gibi algılanabilir. Bunun doğuracağı anksiyeteden korunmak için kişi toplantı saatini unutabilir, toplantıya giderken arabasıyla kazaya neden olabilir. Bulantı ve kusma nöbetleri geçirebilir, bunlar da oto kastrasyonun değişik tipleridir. Çok büyük bir buluşa imza atacak olan bir bilim adamı çalışmasının son evresinde sakarlıkla laboratuarını ateşe verebilir. Çok başarılı bir öğrenim hayatı geçirmiş bir genç, son yılda bir sınavda hep başarısız olur ve bir türlü diplomasını alamaz. Bunlar da oto kastrasyonun değişik versiyonları olabilir.
    Kastrasyon ve oto kastrasyon terimi bizlere karışık görünebilir. Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için birkaç klinik örnek verme gereğini hissediyorum:
    Klinik Örnek 1:
    Otuz yaşlarında yüksek tahsilli, sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik düzeyi yüksek bekâr bir hastamız bize müracaat ettiğinde şu şikâyetleri dile getirmişti: "Evlenme kararı veremiyorum, çeşitli partnerlerle beraber oldum biseksüel bir yapım var, dikkat ettim ki statü olarak kendimden aşağı gördüğüm hanımlarla birlikte olduğumda büyük bir keyif alıyor ve rahatlıyorum. Statü olarak bana eşit veya benden yüksek olduğuna inandığım hanımlarla beraber olduğumda hemen ardından büyük bir sıkıntı hissediyorum. Bu sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu olarak da pasif eşcinsel ilişkiye girme mecburiyeti hissediyorum. Statü olarak bana eşdeğer birisiyle birlikte olduğumda hemen ardından en kısa süre içerisinde bir başka erkek buluyor ve onunla pasif olarak ilişkiye giriyorum. O zaman rahatlıyorum."
    Bu mekanizmada kendisine eşit veya yüksek statüdeki birisiyle birlikte olma, anne ile beraber olmayı simgelemektedir. Bu da yoğun suçluluk duygularını gündeme getirmekte ve baba tarafından cezalandırılacağı (kastre edileceği) kaygılarını artırmaktadır. Babanın veya baba türevlerinin kendini cezalandırmasının önüne geçmenin tek yolu kendi kendini cezalandırmaktır. Bunun da en sağlam yolu kendi cinsel kimliğinden vazgeçme şeklinde tezahür etmektedir. Statü olarak kendinden daha düşük birisiyle birliktelik bu partneri anne türevi olmaktan çıkarmakta ve bu da herhangi bir tehlike doğurmamaktadır.
    Klinik Örnek 2:
    Otuz beş yaşlarındaki orta tahsilli erkek bir hasta obsesyon şikâyetiyle bize müracaat etti. Temel obsesyonu (takıntısı) makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili idi. Ona göre makat bölgesinde bir duyu hissetmek eşcinsel olmaya delalet edebilirdi. Hissetmemek ise normal cinsel kimliğinin erkek olduğunu ispat ederdi. Bu hastanın ödipal çatışması sanal dünyasında makat bölgesinde bir duyu hissedip hissetmediği ile ilintili olarak geçmektedir. Kişi vücudunun herhangi bir yerine odaklandığında her bölgede kan damarlarının atmasını duyabilir. Bu hastamız da makat bölgesine odaklandığında arteriollerin/damarların vuruşunu hissetmekteydi. Bu ona göre kendisinin eşcinsel olabileceğine delalet edebilirdi. Bunun için saatlerce konsantre olarak bu damar atmasını duymamaya çalışıyordu. Bu yoğun konsantrasyon o kadar yoğun bir enerji tüketiyordu ki bitkin düşebiliyordu. Eğer damar atma duyumunu düşüncesiyle kontrol altına alamazsa, ikinci bir savunma düzeneği devreye giriyordu. Damar atıyor ama ben bundan zevk almıyorum. Bu kez zevk almadığını ve damar atmasını hissettiğinde bir acı duyduğunu kendine ispat etmeye çalışıyordu ve bunun için saatlerce konsantrasyona giriyordu. Acı ya da sıkıntı duyduğunu gerçek olarak hissederse rahatlıyordu. Bu ödipal çatışma obsesif-kompulsif bir dinamik yapıyla bu gencin hayatını perişan etmişti. Obsesyonlar (takıntılar)sadece bununla sınırlı kalmayıp yüzlerce alana dağılabiliyordu. Her alanda mekanizma çok basitti. Otoriteye karşı bir başkaldırı isteği ve hemen ardından oto kastrasyon sisteminin devreye girmesi. Maço bir erkek olarak toplum içinde tanınmak isterken bir erkek arkadaşıyla karşı karşıya kaldığında iki otomatik düşünce zihninden geçiyordu. Sen onun cinsel bölgesine baktın niçin baktın. Ona bakarken nefes alışverişin değişti, neden değişti? Mekanizma basitti erkekliğini ve gücünü hissettiği yerde hemen suçlayıcı bir düşünce ona eşcinsel olacağını ima ettiriyordu.
    Klinik Örnek 3:
    Dini inançları kuvvetli olan yirmi beş yaşındaki bir genç, dinî obsesyonlar nedeniyle bize başvurmuştu. Tanrıya ibadet ederken masturbasyon yapma şeklinde imajinasyonları geliyordu. Kur'an okurken Kur'ana yanlış manalar yüklemek gibi düşünceleri aklına geliyordu. Burada hem mutlak güç ve iktidara karşı boyun eğme sürdürülürken, hemen ardından bir başkaldırı simgeleniyordu. Bu yüzlerce dinî obsesyon motifi içerisinde çok net görülüyordu. Bir tarafta mutlak güç ve iktidar sahibi Tanrıya ibadet edilirken ibadet kavramı içerisinde hep isyan ve başkaldırı gündeme geliyordu. Kutsal şeylere (ibadethane, peygamber, kutsal kitaplar) tecavüze kalkışıldığında hemen ardından, Tanrının, çevredeki insanların, babasının, öğretmenlerinin, doktorun makat bölgesine tecavüz ettiği, hastanın bunu içine aldığı, bunu daha da ileri götürerek oturduğu sandalyenin, mahallenin ve hatta şehrin makatına girdiği şeklindeki bir obsesyonla kendini dengeye getiriyordu ki bu bir oto kastrasyon şeklidir.
    Bu da ödipal çatışmanın farklı bir görüngüsü olarak değerlendirilebilir.

    2. Kız Çocuk İçin Fallik Dönem
    Anne ile ikili ilişki içerisindeyken babanın da devreye girmesiyle beraber üçlü ilişkinin ortaya çıktığı bir dönemde kız çocuğunun pozisyonu nedir? Zihinsel yapısının gelişimine uygun olarak cinsel kimliğin ayırdına varıp kendisinin, annenin cinsiyetinden olduğunu fark eden kız çocuğu pozisyonunu nasıl değerlendirecektir. Klasik Dinamik yapı içerisinde kız çocuğu için bu dönem elektra kompleksi olarak isimlendirilir. Elektra kompleksi teorisi ana hatlarıyla kız çocuğunun güç ve otoriteyi temsil eden babanın penisine karşı özlem duyduğu, bir penis sahibi olmayı arzuladığı, penis sahibi olanlara karşı kıskançlık hatta haset ve düşmanlık beslediğini iddia eder. Penis sahibi olamayacağını bilen ve fark eden kız çocuğunun daha sonraki evrelerde, bilinçdışı bir şekilde babadan bir bebek sahibi olarak göreceli bir penise kavuşmak gibi bir özleminin olduğu ifade edilmektedir. Tüm bu bilgiler ve elektra kompleksi klasik psikanalitik kuramın en zayıf noktalarından biridir. Kuram burada tam olarak işlememekte, bazı zorlamalara başvurmaktadır. Bize burada ışık tutacak olan şey klinikte kız çocuklarının yaşadıkları ve hissettikleri olmalıdır. Tabloya dinamik açıdan bakacak olursak kendi cinsel kimliğinin farkına varmış kadın olma rolünü benimsemiş bir kız çocuğu sosyal bir rol olarak gelin veya eş olma rolünü oynayacaktır. Buna da en yakın aday babadır. Babaya ulaşması evrensel ensest yasağı nedeniyle, kurallarca engellenmektedir. Diğer taraftan babaya ulaşmayı engelleyen bir annenin varlığı söz konusudur. Anne-babaya sahip çıkmaktadır. Anne, babanın eşidir. Dolayısıyla anne bu üçlü ilişkiden dışlanmalı ve babayla mutlu partner ilişkisi oluşturulmalıdır.
    Burada kız çocuğunun yazgısı erkek çocuğunkinden daha acımasız ve kötüdür. Çünkü anne ilk sevgi objesidir. Hazzın ilk prototipidir. Oral ve anal evreleri onunla birlikte aşmıştır. Regrese olduğunda (gerilediğinde) dönebileceği kaynak annedir. Ama Fallik dönemde ortadan kaldırılması ve yok edilmesi gereken tek engel de yine annedir. Kız çocuk tam bir ambivalans içindedir. Babaya ulaşmayı çok arzulamaktadır. Bunun tek yolu anneyi yok etmekten geçer. Anneyi yok etmeyi başardığında kendi temellerini yok etmiş olur. Bu da dayanılmaz bir anksiyete yaratır. Burada da çocuk erkek çocuğun yaptığı gibi anne ile özdeşim yapıp babadan vazgeçme yolunu tercih etmeli ve alternatif sağlıklı türevlere yönelmelidir. Bu durum da sağlıklı bir anne modeliyle mümkün olabilecek bir geçiştir.
    Teorik olarak dinamik yapının ödipal ve elektra kompleksi çok çeşitli şekillerde eleştirilmiştir. Toplumun kültürel yapılarına göre, ataerkil ve anaerkil oluşumlarına göre bu değer yargılarının oluşacağı, güç ve otoritenin bu yapılara göre şekilleneceği veya bölüşüleceği iddia edilmektedir. Antropolojik olarak da bazı toplumlarda farklı aile modellerinin oluştuğu dolayısıyla dinamik gelişimlerinin de farklı olduğu iddia edilmektedir. Olayı sadece penis ve cinselliğe indirgemenin doğru olmadığı iddia edilmektedir.
    Muhtemelen insanın doğasında, fıtratına uygun olan hem güç ve iktidarı elinde bulundurmak hem de haz kaynaklarına sahip olmak temel dürtüsü vardır. Medeniyetin gelişim çizgisine baktığımızda ailenin şekillenmesinde genelde güç ve iktidarın erkek egemen bir yapıyı temsil ettiği görülmektedir. Kız çocuk bu güç ve iktidarı istemektedir. Ama bu fiziksel olarak mümkün değildir. Kaybettiği bu gücü, o güce sahip olan erkeği kontrol ederek elde etmesi mümkün olabilmektedir. Mücadelesi muhtemelen bu yöndedir. Kız çocuğu penisinin olmadığını fark ettiğinde bir eksiklik, bir kusur hisseder. Bızırını, penis gibi kullanmaya çalışır. Bu dönem itibariyle kız çocuğunda aşağılanma ve eksiklik duygusu kimliğine oturur.
    Kız çocuğu için bir kastrasyondan bahsetmek mümkün müdür? Bazıları kız çocuğunun penisinin olmadığını fark ettiğinde, bunun kendisinden alındığına, koparıldığına ve yok edildiğine inanması şeklinde bir takım kastrasyon iddiaları ileri sürmektedir. Bu gerçekçi bulunmamakta ve zorlama bir açıklama gibi görünmektedir. Bilinen klinik bir gerçek kız çocuğunun annesiyle rekabet ederek babaya sahip olmayı istemesidir. Anne ile açık ve gizli ciddi bir mücadelesi vardır ve anne saf dışı bırakılmalıdır. Anneye karşı hissetmiş olduğu düşmanlık duyguları suçluluk duyguları olarak geri dönecektir. Daha sonraki evrelerde annenin üzerine aşırı hassasiyet, annenin sağlığı konusunda aşırı telaşlanma, bu suçluluk duygusunun reaksiyon-formasyon olarak ortaya çıkmasıdır. Klinikte gözlemlediğimiz annenin ölüm tehlikesi atlatması veya ölmesiyle birlikte ergen hanımlarda yoğun panik atakların çıkması, hipokondriyak şikâyetlerin aktive olması bu suçluluk duygusunun bir bedeli gibi görünmektedir.
    Klinik Örnek 1:
    Elektra kompleksi klinikte özellikle ergenlik dönemde çok farklı görüngüler olarak karşımıza çıkabilmektedir. 14 yaşında muhafazakâr bir ailenin bir çocuğu olarak annesi tarafından bize getirilen kızımızın şikâyeti babasıyla ilintili idi. İki yıl öncesine kadar babası ile arasından su sızmayan, çok yakın sevgi ve ilgi gösterilerinin yaşandığı bir aile ortamı var idi. Son iki yıldır kızımız yavaş yavaş kendi kabuğuna çekilerek babasıyla iletişimini en aza indirgedi. Artık babasına sarılmıyor, dokunmuyor, babası ile aynı mekânda bulunmaktan rahatsızlık duyuyordu. Hastamızı incelediğimizde babasının kendisine sarılmasının cinsel içerikli olduğunu, onu öpmesinin dokunmasının hep cinsel tatmin taşıdığını, hatta ona bir takım kıyafetler ve elbiseler alarak onu ayartmaya çalıştığını, kendisini yoldan çıkarmaya çalıştığını ve babasının çok ahlâksız birisi olduğunu iddia ediyordu. Babasıyla görüşmemek için odasından çıkmıyor ve sadece annesiyle görüşüyordu. Babadan aşırı bir uzaklaşma ve anneye aşırı yaklaşma söz konusuydu. Anneyi babadan ayırma ve babanın kötülüğü konusunda ikna etmeye çalışıyordu. Baba çok sevdiği kızının kendinden uzaklaşmasına anlam veremiyor, onun gönlünü yapmak için daha çok yakınlaşmaya ve daha çok hediye almaya çalışıyordu. Bu da çocuğun panik hissini daha da kuvvetlendiriyordu. Baba yaklaşmaya çalıştıkça, kızımızın korkusu ve tedirginliği artıyor, korunma refleksleri daha yoğunlaşıyordu.
    Aile yapısı incelendiğinde babanın kızını aşırı seven koruyan ve kollayan bir baba olduğu, kızının da babasına karşı aşırı sevgi dolu olduğu anlaşılmış olup ergenlikle beraber bu sevginin içine cinsel dürtülerin girmesi kızımızda panik hissi doğurmuştur. Bundan kurtulmak için de babaya yönelik bilinç dışındaki cinsel dürtülerini kontrol altına alabilmek için suçlamayı babaya yansıtıp babanın bunları istediği olayın etkisinden kurtulmak için de reaksiyon-formasyon tavırla babadan nefret hisleri geliştirdiği gözlemlenmiştir. Bu dürtüler ancak bu şekilde kontrol altına alınabilmektedir. Bu vaka da göstermiştir ki kız çocuğu ile baba arasındaki yakınlaşmanın derecesi fazla olduğunda ve ensestin sınırları net çizilmediğinde, ergenlik döneminde dürtüler aktive olup kontrol dışına çıkma tehlikesi yaratabilmektedir. Babaların kızlarıyla ilişkilerinde bir dengeyi korumaları gerekmektedir.
    Klinik Örnek 2:
    Bir başka klinik örneğimiz ise ergenlik dönemine kadar babasıyla çok iyi ilişkisi olan üç kız kardeşten en küçüğü ergenlikle beraber babasından nefret etmeye başlamıştır.
    Annesinin babasından daha çok çalıştığını iddia ederek babasını tembellikle suçlayan kızımız, annesi gelene kadar babasını eve almamaktadır. Baba kızının bu tepkisel davranışı karşısında çaresiz kalmış eve zorla girmektense eşi eve gelene kadar vaktini kahvehanelerde geçirme yoluna gitmektedir. İlginçtir ki evli olan kardeşlerden birisi eve geldiğinde babanın eve girişi sorun olmamaktadır. Burada da mekanizma, annenin geç saatte eve dönmesi nedeniyle ve ablaların ev dışında bulunmaları nedeniyle baba ile aynı mekânda yalnız kalma durumuyla karşı karşıya kalma şeklindedir. Baba ile yalnız kaldığında bilinçdışı cinsel dürtüler aktive olmakta ve kendini kontrol edemeyeceği kaygısı ortaya çıkmaktadır. Bunun için de babayı kendisinden uzak tutacak bir mantıklı formül bulmaya çalışmıştır. Babanın anne kadar çalışmadığı iddia edilmekte ve en azından anne eve gelene kadar dışarıda para kazanması gerektiği iddia edilerek baba eve alınmamaktadır. Bu şekilde baba ile yalnız bir arada kalma tehlikesi bertaraf edilmiştir. Çünkü bu durumda dürtülerini kontrol edebildiğini ispat edebilecek şahitler mevcuttur.
    Erkeklerde kastrasyon ve oto kastrasyon anlamlı görülmektedir. Var olan bir penis, güç ve iktidarın simgesel temsilcisidir. Güç ve iktidarı göstermek, babaya baş kaldırışı simgelemektedir. Bu da baba veya baba türevleri tarafından her an cezalandırılabilir. Bu cezalandırılma korkusu kastrasyon anksiyetesi olarak hissedilir. Bu büyük cezadan kurtulmak için erkek çocuk kendi kendini kontrollü bir kastrasyona tabi tutarak az bedel ödeyip kastrasyonun yoğun anksiyetesinden daha az zararla kurtulmuş olacağını düşünür.
    Kız çocukta ise kastre edilecek ne bir cinsel organ vardır ne de kız, o güç ve iktidarın temsilcisidir. Ancak güç ve iktidarın sahibi olan babaya sahip olmak, hem güce hem de karşı cinse sahip olmaktır. Ayrıca bu sahip olma rakip anneyi dışlamak anlamına gelir. Burada temel evrensel yasak ensest yasağıdır. Güç ve iktidara ulaşmak insanoğlunun en temel haz kaynaklarından birisidir. Bu nesneyi de kimseyle paylaşmak istemez. Dolayısıyla kız çocuğu babaya yönelik çok yoğun libidinal yatırım içerisindedir. Baba tarafından reddedilirse libidinal yatırım yerine saldırganlık yatırımı ön plana geçer. Babaları tarafından sevilmeyen, itilen, aşağılanan kız çocukları babalarının şahsında tüm erkeklere karşı öfke ve nefret doludurlar, karşımıza her an bir erkek düşmanı olarak çıkabilirler.
    Babaya çok yakın olan, libidinal yatırımını babaya yapmış kız çocuklarında ergenlikle beraber işin içine cinsel dürtüler de girmeye başlar. Babayı cinsel bir partner gibi algılayan kız çocuğu süperegonun baskısıyla yoğun bir suçluluk duygusu içine girer ve bu arzu ve istekten kurtulmanın yollarını arar. Karşımıza birçok klinik tabloyla gelebilir. Partner seçiminde bilinçdışı süreçlerle baba türevi bir partnere yönelen bir kız çocuğu, evliliğinin çok mutlu ve huzurlu olduğunu eşini çok sevdiğini beyan ederken evliliğinden bugüne cinsel ilişkilerinin hiç olmadığından bahsedebilir. Sebep olarak da birçok şey ifade edilebilmektedir. Vajinismus, cinsel isteksizlik, arzu duymamak, tahrik olamamak, vd. Bunların her birinin klinik gelişim öyküleri farklıdır. Eşlerine bir baba gibi sarılırken cinsellik boyutunda olayı bloke etmektedirler. Karşı tarafın da bir ödipal çatışması var ise yıllarca bu ilişki sorun yaratmadan patolojik bir şekilde devam edebilmektedir.
    Klinik olarak annesine karşı düşmanlık hisleriyle dolu ve bunu bilinçdışına bastırmış olan hastalarımızda bir reaksiyon-formasyon tavrı gözlemlemek mümkündür. Evlenmemiş ve hayatını annelerine adamış, onların hastalanabilecekleri konusunda aşırı hassasiyetleri olan birçok hanım bilinçdışı öfkelerini ve suçluluk duygularını bu şekilde tamir etmeye çalışmaktadırlar. Ergenlik döneminde anneleri ölen ve babalarıyla beraber yaşamı devam ettiren bir kısım hastalarımızda yoğun panik atakların oluştuğu ve bir takım ölümcül hastalıklara ilişkin hipokondriyak şikâyetlerin geliştiği gözlemlenmiştir. Yapılan incelemelerde bu hastalarımızın annelerinin ölümlerinden bilinçdışı olarak kendilerini sorumlu tuttuğu ve bunun bedeli olarak da kendilerini mükerrer defa sanal olarak öldürdükleri kanaatine varılmıştır. Yalnız kalma korkuları yaşayan birçok hanımın klinik incelemesinde enseste yönelik cinsel dürtülerini kontrol edememe kaygısının hakim olduğu ve bunun için mutlaka yanlarında bu anksiyeteyi yatıştırıcı birisinin bulunmasını arzu ettikleri gözlemlenmiştir.

    B- Psiko-toplumsal Açıdan Fallik Evre
    Freud hazzın gelişim evrelerini betimlerken Erickson bu evrelerde çocuğun toplumsal gelişiminin nabzını tutmaya çalışmıştır. Üç yaşına gelmiş olan çocuk bir taraftan süperegosunu oluştururken diğer taraftan dışarıdaki nesnelere karşı ilgi ve alakası daha da yoğunlaşmıştır. Kendi vücudunu tanımış, anneyi babayı tanımış, evini ve çevreyi tanımaya başlamıştır. Fakat soru, soru içindedir. Cevaplanması gereken binlerce yeni soru gündeme gelmektedir. Her şey somut perspektifte değerlendirilirken ayıp ve günah gibi bir takım soyut kavramlar kendini göstermektedir. Bu dönemde çocukta çevreye karşı yoğun bir ilgi başlamaktadır. Bu ilgi, büyük bir tecessüsle sorular oluşturmakta ve bunlara cevap aramaktadır. Bu soruların muhatabı genellikle anne-babalardır. Bitmek tükenmek bilmeyen bu sorulara anne ve baba sakin bir şekilde mantıklı, makul ve basit cevaplar verdiğinde çocuklarının ruhu sükûnete kavuşmakta ve yeni sorulara doğru kanatlanmaktadır. Sorularda bu şekilde cevap bulan çocuklarda müteşebbislik ruhu bloke edilmeden gelişmektedir. Bir nevi, müteşebbislik ruhu oluşması için kimlik formatı yapılandırılmaktadır. Bu format ana eksenleri itibarıyla korkusuz bir şekilde soru sorabilen, bilmediği konuları rahatlıkla araştırabilen ve yeni konulara yönelmeye cesaret sahibi olan bir birey olmaktadır.
    Bunun aksi olan durumlarda ise ebeveynin, çocuğun sorularını ciddiye almaması, onu muhatap kabul etmemesi, ciddi olmayan cevaplar vermesi ve onu terslemesi durumunda çocuğun müteşebbislik ruhu zedelenmektedir. Böyle bir çocuk daha sonraki hayatında bilmediği konularda tecessüs sahibi olmayacak, soru sormayacak ve ilgi duyduğu alanlarda bilgi sahibi olamayacaktır.
    Fallik evredeki çocuk, sorular sorarken bir kısım soruların anne-babayı paniklettiğini, şaşırttığını hatta çaresiz bıraktığını fark edecektir. Bunlar genellikle ya cinsel içeriklidir ya da ölümle, Tanrıyla veya ahiretle ilgilidir. Bu tip soruları merak eden çocuk bu sorulara doyurucu basit ve sağlıklı cevaplar alamazsa yine bir şaşkınlığa düşecektir. Bu sorulara muhatap olan anne ve baba, soruya cevap vermek yerine çocuğu suçlayan, azarlayan, ayıp ve günah kavramlarını ön plana çıkaran bir yaklaşım tarzını sergilediklerinde, çocukta oluşturacakları tek duygu suçluluktur. Girişimlerinin bu şekilde suçlanarak engellendiğini gören çocuk yeni girişimlerde bulunmak için yeteri kadar bir motivasyon ve enerji bulamayacaktır. Kendini içine kapanık, küskün, aciz ve zavallı bir konumda bulacak veya duygularını ifade edebilmek için saldırganlaşan bir yapıya bürünecektir.
    Bu dönemde suçluluk duygularının ağır bastığı bir yaklaşım tarzıyla eğitilen bir çocuk, hayatının daha sonraki evrelerinde okulda, işyerinde ve sosyal hayatında çekimser ürkek, korkak, birtakım yeni girişimlerde bulunduğunda da hep birileri tarafından suçlanacağı kaygısını taşıyan bir yapıda olacaktır. Böyle bir birey müteşebbisliğin, yaratıcılığın, başka limanlara yelken açmanın ve özgürlüğün sonsuz keyfini asla tadamayacaktır. Bunun yerine her yaptığı yeni girişiminde ürken, korkan, birilerinden onay alma ihtiyacı duyan ve suçluluk duygularını derinden hisseden bir birey olacaktır. Basit bir yaklaşımla iki tür bilim adamından bahsedilebilir: Mevcut statükoyu koruyan ve bilimsel araştırmalarını bu statükoyu izah etme yönünde kullanan bilim adamıyla hiçbir statü ve tabu kabul etmeden özgürce yelkenlerini bilim denizine açan müteşebbis ruhlu bir bilim adamı, iki kişilik yapısının iki farklı tezahürüdür. Birincisi suçluluk duygusuyla bilim yapmaya çalışırken, diğeri müteşebbisliğin getirdiği coşkuyla bilim yapmaktadır.
    Bir başka bağlamda partneriyle cinsellik yaşarken her an bir yakalanma ve suçluluk kaygısıyla bir ilişkiyi devam ettiren bir cinsellik anlayışı ve diğer tarafta partneriyle hiçbir suçluluk duygusu ve kaygı hissetmeden özgür bir cinselliğin yaşandığı kişilik yapıları iki görünümün farklı uzantılarıdır. Bir başka şekilde; yeni bir kıyafet almaya giden iki insandan birisi kıyafet alırken niçin aldığını başkalarına izah etme ihtiyacı hissederken ve birilerinden onay alma mecburiyetine mahkûm kalırken, diğeri kendisine yakışacak en güzel modeli özgürce seçme peşindedir. Bir başka bağlamda evine gelen misafirlerin yanına çıkma konusunda çok tedirgin ve korkak olan çocuk, müteşebbislik ruhu kırılmış yaptığı eylemin doğru mu yanlış mı olduğu konusunda kaygılara sahipken; diğer taraftan evine bir misafir geldiği zaman onları güle oynaya karşılayabilen ve onlara bilmediği soruları rahatlıkla sorabilen bir çocuk müteşebbislik ruhunu geliştirmiş bir çocuktur. Okul hayatında, "bu sorunun cevabını kim biliyor" sorusuna karşın soruların cevabını bildiği halde parmak kaldıramayan öğrenciyle, yarım yamalak bildiği bir konuya rahatlıkla parmak kaldırıp konuşmaya çalışan bir öğrenci, bir yapının iki farklı görünümüdür.
    Tüm bunların ötesinde erkek çocuğun kendini erkek çocuk gibi hissetmesi ve bundan bir suçluluk duymaması, kız çocuğun da kendini kız çocuk olarak hissederek bundan bir suçluluk duymaması sağlıklı bir gelişimin göstergesidir. Cinsel kimlik utanılacak ve saklanılacak bir şey olmayıp varlığımızı devam ettirecek gurur duyacağımız bir özelliğimizdir.

    Kaynaklar:
    -Uz.Dr.Tahir ÖZAKKAŞ - Bütüncül Psikoterapi
     

Sayfayı Paylaş