Ölüm

Konu, 'Yaşlılık Psikolojisi' kısmında Sûkutta Bir Mülteci tarafından paylaşıldı.

  1. Tanım: Bir organizmanın diriliğini gösteren eylemlerin sona ermesi anlamına gelir.
    Çinlilerin dünya görüşüne göre varoluş iki karşıt kutuptan oluşur. Aydınlık ve karanlık, pozitif ve negatif ya da “yang” ve “ying”. ****fizik bağlamda bu kontrast, yaşam ve ölüm olarak belirlenir. Bu nedenledir ki eski Çin belgelerinde, insana vaat edilen mutluluğun “yaşamının başına taç olacak ölüm” olduğu yazılıdır. İnsanı tehdit eden en büyük mutsuzluk ise, zamanından önce gelebilecek bir ölümdür. Tamamlanacağı yerde yaşamı parçalayan ölüm. Aydınlığa eşlik eden karanlık, yani ölümün karanlığı, yaşamın tam karşıtıdır. Ama varlığı yaşamın aydınlık yanını biçimlendirir. Bundan ötürüdür ki Çin’de eski zaman bilgileri, bir insanın mutluluğundan, onun ölümünden önce söz etmezlermiş. yaşamın anlamı biraz da yaşamın dışındaki karanlıktan kaynaklandığı için.
    Müritlerden biri bir gün Konfiçyüs’e, ölülerin bilinci olup olmadığını sormuş. “Ölülerin bilinci olduğunu söylesem, oğullar ve torunlar ölüyü gömmek için yaşayan akrabalarını ihmal etmelerinden korkarım. Ölülerin bilinci olmadığını söylesem bu kez gömmeyeceklerinden. Onun için ölene kadar bekleyin ve görün!” olmuş cevabı.
    Antik Yunan-Roma dönemini bir felsefe ekolü olan Stoicism’e göre, ölüm, yaşamın en önemli aylıdır. İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir, ya a iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektir. Heidegger’in 1926’da ölüm konusunda ortaya koyduğu görüşlerinde dile getirdiği gibi, biyolojik anlamda yaşam ve ölüm oldukça kesin bir sınırla ayrıldığı halde, psikolojik yönden birbirine geçiştirler. Çünkü ölüm fiziksel olarak insanı yok ettiği halde, ölümün düşüncesi insanı kurtarır. Seneca der ki, “Yalnızca yaşamdan vazgeçmeye istekli ve hazır olan, yaşamın gerçek tadını alır.” Roma İmparatorluğu’nun seçkin devlet adamı ve düşünürü Seneca’nın yüreklice sürdürdüğü parlak yaşamı, kendisini çekmeyen İmparator Neron’un onu “intihara” mahkum etmesiyle İ.S. 65’te son bulmuştu. Ölümüne korkusuzca giden Seneca, son anına kadar felsefeden söz etmişti.
    Kendisine ayrılan zamanın sınırlı olduğunun ve bir gün biteceğinin bilincinde olmak, insanı anlamlı yaşayıp yaşamadığı konusunda kaygılandırır.
    Yetişkin insan, eşiyle, çocuklarıyla, işiyle, kurumlarla ve hatta eşya ve parayla olan ilişkisinde bu dengeyi korumak zorundadır. Bunu başaramayalar özellikle orta yaşa geldiklerinde anlamsızlığa düşer ve yaşamlarını boşa geçirdikleri duygusuna kapılırlar. Çünkü insan orta yaşa ulaştığında zamanla ilişkisi de önemli değişikliğe uğrar. İnsan gençken zamanı, kaç yılı geride bıraktığını düşünerek değerlendirir. Kaç yılı kaldığını düşünmeye başladığı andan itibaren de orta yaşa girmiş olur. Organizmanın artık eskimeye başladığını anımsatan sağlık sorunları, çocukların bağımsızlıklarını kazanmaya başlamalarının yarattığı boşluk, bazı yaşıtların erken ölümü vb. durumlar göz önünde bulundurulduğunda, böylesi bir değişikliği kabul edebilmenin ne denli kolay olmadığı anlaşılabilir. Ancak orta yaşın toplum içinde karar verme yetkisine en çok sahip olan grup olması bu güçlüklerin başarılı bir biçimde ödünlenmesini sağlar.
    Yaşlılık, çoğu insanın sandığı gibi durağan ve değişmez bir dönem değildir. Yaşamın tüm evrelerinin zorlamalarına karşın varolabilmiş olmanın güçlülüğünü ve bilgeliğini içerir. Özellikle, merak ve hayret tepkilerini sürdürebilen yaşlılar gerçekten dinamizmi olan varlıklardır. Yaşlı insan, bir yandan gidenin yerine konacak kimse olmamasının yarattığı yalnızlığın ve toplumsal statüyü yitirmiş olmanın getirdiği rol yoksunluğunun acısını yaşar, bir yandan da kendini ölümsüzleştirmenin yollarını araştırır. Bu nedenle yaşlı insanın zamanla ilişkisi ölümünden sonrasını da içerir. Miras düzenlemeleri, gençlere daha çok destek olma çabaları ve hayır yapma girişimlerinin temelinde geride bir iz bırakma isteği bulunur.
    Dünyada iki türlü insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler!
    Gelişmiş batı toplumlarında yakın zamanlara kadar ölüm "tabu" konularından biri olarak görülmüştür. Kimi bilim adamlarına göre, Amerikan toplumunda çocuklar, cinsellik, doğum ve ölüm gibi doğal olaylara tanık olmamakta, bu da bireyin gelişiminde süresizlik yaratmaktadır. Son yirmi yılda bu örüntü değişmiş, Batı tohumları ölümü yeniden keşfetmişlerdir. Tanatoloji, yani ölüm incelemesi son yıllarda gittikçe gelişmişlerdir. Aynı zamanda, kitle iletişim araçlarında da "ölüm cezası", "ölme hakkı", "klinik ölüm" gibi sorunlar gitgide daha fazla işlenir olmuştur. Günümüzde ölümü seçme hakkının yasallaştırılması yönünde güçlü akımlar vardır ve ölüme mahkum hastalara ölme hakkının tanınması savunulmaktadır. Amerikada 1980de kurulan ve ölümcül hastaların ölme hakkına sahip olması gerektiği düşüncesini savunan Hemlock Derneği, ilgili yasalarda değişiklik istemekte ve bu girişim acı çeken hastalar ve yakınlar tarafından şiddetle desteklenmektedir. Böylece kamuoyu ölümü yeniden yaşamın bir gerçeği olarak benimseme aşamasına ulaşmış görünmektedir. Nitekim, The Lancet 1966da yayınladığı bir baş makalede şöyle yazıyordu: "Tarihin birçok döneminde, hiç olmazsa ideal olarak, ölüme ve ölmeye karşı olumlu, metin ve gerçekçi bir tutum yaygındı. Biz bugün bunu yitirmişe benziyoruz...Artık kendimize ölüme ve ölmeye karşı yeni bir açıdan bakmaya inandırsak nasıl olur?" Günümüzde psikoloji bu yeni bakış açısını sağlamaktadır bize. Gelişim psikolojisi insan yaşamını doğumdan ölüme dek bir bütün olarak ele al adamları, örneğin Amerikan kültürünü "ölümü yadsıyan kültür" olarak tanımlamışlardır. Sosyal antropolog Bedenicte maktadır. Rowland, Kastenbaum ve Costa, Kastenbaum, Meyers, Marshal, Kalish 70li ve 80li yıllarda bugün yol gösterici varsayımlar kurmaya olanak veren araştırmalar gerçekleştirmişlerdir. 1. Yaşam Süresince Beklentiler Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz vardır, dolayısıyla büyümeye ilşkin bilgilerimiz gerileme konusundaki bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir. Örneğin, zamanında yürüyüp konuşamayan bir çocuk, zekası zamanında önce kuruyan bir yetişkinden daha çok dikkat çeker. Her insan kendi gelişim ve gerileyişini kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi, diğer insanların gelişim durumuyla da karşılaştırı. Kişisel ve kişiler arası beklenti çerçeveleri insanın yaşam boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de etkiler. Robert Kastenbauma (1985) göre belli başlı temel beklentilerin bazıları şunlardır: (a) Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır. Gelişim uzamanı, ana baba ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak biline değişimi beklerler. (b) Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri düşük ve tutarlıdır. Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir. (c) Yaşamın ileri yaşları için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri karışık ve tutarsızdır. (d) Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel gelişi


    YAŞAM SÜRESİNCE BEKLENTİLER

    Birey ve toplum olarak gelişim konusunda belirli bir beklentimiz vardır, dolayısıyla büyümeye ilişkin bilgilerimiz gerileme konusundaki bilgilerimizden daha çok ve daha kesindir.Örneğin , zamanında yürüyüp konuşamayan bir çocuk zekası zamanından önce kuruyan bir yetişkinden daha çok dikkat çeker.Her insan kendi gelişim ve gerileyişini kişisel beklentisiyle karşılaştırdığı gibi , diğer insanların gelişim durumlarıyla da karşılaştırır.Kişiler ve kişiler arası beklenti çerçeveleri insanın yaşamı boyunca ölümle ve yitirmeyle olan ilişkilerini de etkiler.Robert Kastenbaum’a göre belli başlı temel beklentilerin bazıları şunlardır:
    a)Sürekli büyüme beklentisi ilk yıllar için yüksek ve tutarlıdır.Gelişim uzmanı, ana-baba ve çocuk, büyüme ve olgunlaşma olarak bilinen değişimi beklerler.
    b)Yaşamın ilk yıllarında gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri düşük ve tutarlıdır.Bu durum yirminci yüzyılda bebek ve çocuk ölümlerindeki sürekli düşüşün sonucu olarak gelişmiştir.
    c)Yaşamın ileri yaşları için büyüme, gerileme ve yitirme beklentileri karışık ve tutarsızdır.
    ç)Büyüme, gerileme, yitirme ve ölüm beklentileri bireyin zihinsel gelişim düzeyinden etkilenir.Büyüme ve gerileme bireyin genel referans çerçevesine bağlıdır, bu da gelişim düzeyiyle ilişkilidir.
    Genellikle yaşamın ilk yıllarındaki büyümeye ayarlanmış olan insanoğlu için bu dönemde gerileme , yitirme ve ölüm onun beklentisi dışında ortaya çıkan olgulardır.Sözgelimi, çocuk ölümünü tanımaktan kaçınır ve bu olay için hep “zamansız” sıfatını kullanırız.Çocuklara verdiğimiz değer onların ölümünden duyulan kederi arttırmaktadır.Çocuk ölümü ile çocuğa verilen değer arasında ilişki vardır.Dindar ana-babaların ne kadar yaşayacağını bilmedikleri için çocuklarına bağlanmaktan kaçındıklarına ilişkin örnekler tarihte oldukça çoktur.Ölümü abartılı bir biçimde sadece ileri yaşlarla düşünmemiz, ölüm ve diğer türden yitimleri kendimizden uzak tutmayı istememizden de kaynaklanmaktadır.Feifel ölüm korkusuna bilinçli tepkinin, sınırlı korku, fantazi düzeyinde ambivalans, bilinçsiz düzeyde nefret biçimlerinde olduğunu belirtmektedir.Ölümün sadece yaşlıları ilgilendiren bir konu olduğu beklentisi, toplumun kaynaklarını en iyi biçimde örgütlemede yararlı olmaktadır.Genellikle yaşlı insan ölme sırası açısından en uygun kişi olarak görülür, keder duyulsa da beklentinin gerçekleşmiş olması psikolojik güven sağlar:Ölüm, varolduğuna inanmak istediğimiz bir oyunu kurallarına göre oynamıştır!
    Bu beklentilere katkıda bulunan iki kaynak sözkonusudur.Tarihsel boyut, toplumun yaşlılara her zaman biraz ambivalansla baktığını ortaya koymaktadır.

    Yaşlılara karşı saygı duyma ve duygusal bağlar geliştirme ile sınırlı kaynakları gençlere ayırma isteği her zaman birlikte varolmuştur.Yaşlı insanı yitiren, acı çeken ve ayrılan kişi olarak görerek bir rakipten kurtulmak sözkonusudur.Bilim alanında bile, yaşlılar için görevler belirleyen psikososyal gelişim kuramları hep yaşamın gözden geçirilmesi ve ölüme hazırlanma görevleri üzerinde yoğunlaşmışlardır.Bu görevlerin ne kadarının doğru olduğu bir yana bu kuramların yaşamın gençler için uygun olduğu , ölümün de yaşlılara uygun düştüğü beklentisini pekiştirdikleri bir gerçektir.Bu tutum toplumsal ve ekonomik kaynakların ayrılmasında da ortaya çıkar; bütçe kısıntıları hep yaşlılara yönelik hizmetlerde yapılır.Watson ve Maxwell, “gerileyici müdahale”yi , yani toplumsal katkı sıklığının azalmasını ve giderek bu alana ayrılan uzmanların ve diğer kaynakların azaltılmasını gözlemlediklerini belirtmektedirler.Bu süreç kişinin hastalığının iyileşmez olduğu kararıyla başlamaktadır; kişinin ölümün eşiğinde olmasın gerek yoktur, yaşlılık zaten kronik hastalık olarak görülmektedir.İleri yaş, tıbbi ve kurumsal çerçeve içinde bireyi gerileyici müdahale için aday durumuna getirmektedir.Gerileyici müdahalenin sonucu olarakölme de hızlanmaktadır; nedensiz ve ani ölümler bu sonucu destekler niteliktedir.
    “Yaşlı”, “ihtiyar” gibi sıfatlar insanları korkutmakta toplum da onları kendinden uzak tutmaya çalışmaktadır.Yaşam süresini bir bütün olarak algılamak , büyümenin yalnızca erken yıllara yakıştırılması ve ileri yılların gerileme ve ölümle bir tutulması yüzünden çok güç olmaktadır.Süreklilik bilimsel ve nesnel olarak elde edilebilir, ama bu bulgular bize bireyin ve çevresindekilerin algıladıkları özel süreklilik kavramı konusunda hiçbir şey vermez.Bireyin kendini hangi koşullarda yaşlı olarak sınıflandırdığı –gerileme,yitirme ve ölüme uygun olarak sınıflandırdığı-konusunda hiçbir şey bilmiyoruz.Örneğin; bir birey elli yaşına kadar yaşlılığı kişiler arası çerçevede algılamış olabilir.Bu birey toplumun beklentisi çerçevesinde yaşlı sıfatını hep başkaları için kullanmış olabilir.Bu alışkanlık yaşlı sıfatıyla çağrıştırılan olumsuz koşullarla da güçlenmiştir.Yine de bu durum yaşlıların yaşam sevinci ve yetetliği olmadığı anlamına gelmez.Burada öneöli olan , koşulların bireyin kendini zorunlu olarak yaşlı diye nitelendirmesine yol açmasıdır.Bu doğrultuda kendi beklentilerimiz de etkili olmaktadır.Örneğin, ergenler ve genç yetişkinler tatsız olayları uzak bir geleceğin olayları olarak düşünürler; yetişkinliğin ilk yılları bireyi orta ve ileri yılların sonlarına hazırlamakta yetersizdir.Bireyin gerileme, yitirme ve ölüm engeline geçerli bir çözüm bulması burada temel sorundur.Birey bu psikolojik engeli aşmak için uygun bir yol bulamazsa yaşam süresini tümüyle kapsayan bir benlik duygusu geliştirmekte güçlük çekecektir.Algılanan sürekliliği feda ederek yaşlı, zayıf ve ölümlü olma kimliğine atlanabilir; koşulların zorlaması(emeklilik, hastalık vb.) ile yeterli bir psikolojik köprü kurmadan geçmiş ve şimdi arasındaki engeli atlamak zorunda kalınabilir.Sonuç olarak bireyin kendini yaşlı olarak kabul etmesinden daha önemli olan nokta, “süreklilik” duygusunun korunup korunmadığıdır.

    Yaşamın zaten parlak olmayan ileri yıllarına toplumun daha karanlık beklentiler eklemesinin altında yatan ilke “ödünleme ilkesi” olabilir.Ödünleme ilkesine göre insanın payına düşen bir adalet olması gerektiği kabul edilir.Örneğin; kötüler ödüllendiriliyor olsa bile yine de eşitlik ilkesine göre davranmak yeğ tutulur.Yaşlı ve ölümcül olanın yitirdiğine karşılık bir şeyler alabilmesi genel kuraldır.Sonsuzluk inancı ödünleme ilkesinin sonuçlarından biridir.Sonsuzluk kavramının işlevleri şöyle sıralanabilir:Ölenin ve kalanların ortak bir referans çerçevesini paylaşmalarını sağlar; diğerlerinin, çevredekilerin anksiyetesini azaltır, ölenin hakkını aldığı düşüncesiyle çevreyi rahatlatır; gerileyici müdahale için pekiştirme sağlar(Yapacak bir şey kalmamıştı); ölen ve ölüm yüzünden doğabilecek toplumsal kesintiyi engeller(yas tutacak vakit yok, o şimdi çok daha mutlu).Ancak bu tür ödünlemenin gitgide azaldığı , ölüm sonrası yaşam düşüncesine gitgide daha az yaşlının sarıldığı görülmektedir.Dolayısıyla psikoloğun görevi kalıp yargılardan ve temelsiz ödünleme mucizelerinden uzak durarak yaşlı ve ölen bireye eğilmek olmalıdır.
    ÖLÜM TÜRLERİ
    Ölümün türleri olarak 3 ana başlık gösterilmektedir:
    -Klinik ölüm:Bu ölümde kalp atışı ve nefes alıp verme durur.
    -Beyin ölümü:Beyne yeterince oksijen gelmemesinden ortaya çıkan ölümdür.
    -Hücre ölümü:Vücudun herhangi bir yerindeki hücre topluluğunun işlevselliğini yitirmesiyle oluşur.
    ÖLÜME DEĞİŞİK TEPKİ VE DAVRANIŞLAR
    Ölümle ilgili değişik tutum, tepki ve davranışları dört ana başlık altında toplayabiliriz:
    Ölümü inkar etme; bu davranış biçimi çoğu kişinin ölüme karşı gösterdiği tutumlardan birisidir.Sonsuz yaşama isteği olanlar, belli bir amaç doğrultusunda yaşayamamış olanların takındığı bir davranış türüdür.
    Ölümle birlikte yaşama; bu düşüncenin temelinde din yatmaktadır.Ölümü kabul etme ölümden sonra bir yaşam olduğuna inanmakla başlar.
    Ölümü isteme;bu düşünce ise toplum tarafından kabul edilmeyen intihara kadar yol açabilecek tutum ve davranışları içermektedir.
    Ölümü kabul etme; bu düşüncenin kaynağı ölümün yaşamın kaçınılmaz bir parçası olduğu fikridir.

    ÖLÜM TÜRLERİ
    Ebeveyn ölümü: Farklı ölüm türleri arasında çocuğu en fazla etkileyeni bir ebeveyn ölümüdür. Ebeveynin ölümü sadece sevgi veren ve günlük gereksinimleri karşılayan birinin kaybına değil, dengenin bozulmasına ve günlük yaşamının alt üst olmasına yol açar. Çocukların çoğu, ölen ebeveynin geri dönmeyeceğini kabul etmekte zorlanacaktır. Böyle bir ölüm çocuğun öylesine içine işler ki ölümü kabul edebileceği bir mesafede tutarak, gerçeğe adım adım yaklaşır.
    Otomatik duygusal savunmanın veya koruma mekanizmasının bu ana göstergeleri, ölüm haberini aldıktan hemen sonra ortaya çıkabilir. Çocukların çoğu ağlamaz, bazıları gülmeye başlar ve çoğu oldukça doğrudan ve yaralamaz sorular sormaya başlar. Örneğin;
    “Artık bu yatağı ben kullanabilir miyim?”
    “Bu gri ceketi alabilir miyim?”
    “Cenaze törenine katılabilir miyim?”
    Olanı biteni belli bir mesafede tutmaya ve olayla yavaşça yaklaşma gereksinimleri vardır. Güçlü tepkilere dayanamadıklarından olayla ilgili düşünceleri uzun süre bilinçten itilebilir ve çocuk normal durumdaki gibi davranabilir. Güçlü duygular bir film seyrederken, kitap okurken veya herhangi bir nedenle acı çeken kişileri dinlerken yer değiştirmiş olarak ortaya çıkar. Zaman zaman duygusal ifadeler, durumun gerektirdiğinden daha abartılı bir şekilde ortaya çıkabilir. Bu yolla tepkilerini ölümden ayrıştırarak gösteririler.
    Çocuklar ölenle aralarında bir köprü kurabilmek için onun geri gelebileceği konusunda hayaller kurabilirler. Olup bit4eni kendi dünyalarında ve oyunlarında yeniden canlandırarak hiçbir şey olmamış gibi her şeyi iyi bir şekilde sonlandırabilirler. Yeniden birleşme hayalleri yaygındır, ayrıca sevdikleriyle bir araya gelebilmek için ölmek istediklerini de belirtebilirler.
    Birçok çocuk için ölen kişiyle kurdukları son iletişim çok önemlidir. Bazen ölümden hemen önce olan, dua veya olacaklara ilişkin uyarı gibi olaylara doğaüstü açıklamalar yapılı veya gelecekte nasıl bir seçim yapacaklarına ilişkin yol gösterici oldukları şeklinde anlamlar kazandırlır. Çocuklar çevrelerine gösterdikleri öfke ve kızgınlık aracılığıyla da ana-babalarını yeniden yaşama döndürmeye çalışabilirler.
    Ebeveynlerinden birini kaybeden çocuk yaşamının ileri yıllarında psikolojik sorunlar geliştirmeye daha yatkındır. Özellikle depresyonda artış olabilir. Bu risk aşağıdaki koşullarda artmaktadır.
    • Ölüm ani olduğunda,
    • Daha büyük bir çocuk öldüğünde,
    • Çocuğun ölen kişinin yerine koyabileceği bir başka yakın kişi olmadığında.
    Yukarıdaki sonuçlar yıllar önce ana-babalarını kaybetmiş ve yeterince özen gösterilmemiş olan çocuklarla yetişkin yaşa ulaştıklarında yapılan çalışmalarda elde edilmiştir. Bu çalışmalar ölüm olayından sonra destek ve ilgi gören çocukların gelecekteki koşulları hakkında fazla bilgi vermemektedir.
    Ebeveynin ölümünü izleyen yıllarda çocukların psikolojik sorun geliştirme riski yüksektir. Black ve Urbanovicz (1987) ebeveynini kaybeden çocukların %50’sinin bir yıl sonra rahatsızlık veren belirtiler yaşadıklarını, ancak bu yüzdenin iki yıl içinde %30’a düştüğünü göstermişlerdir. Görüle rahatsızlıklar yıllar içinde azalacaktır. Çocuklar ölen kişileri, yetişkinlere kıyasla daha sık ve uzun süre düşünmektedirler.
    Kaffman ile Elizur (1979) ve Elizur ile Kaffman (1983) babasını kaybeden birçok çocuğun “saplantılı yas” (patolojik yas) tepkisi gösterdiklerini belirtmektedirler. Gerçekten de çocukların %40 kadar bir oranı 6, 18 ve 42 ay sonra patolojik yas tepkileri göstermişlerdir. Ebeveyn kaybından sonraki tepkiler iki grupta toplanabilir:
    1. Ağlama, olayı inkar etme, üzüntü özlem gibi yas tepkileri,
    2. Yüksek kaygı, bağımlılık ve saldırgan davranışlar.
    Bir araştırmada 16 yaşından önce anne ya da babasını kaybeden öğrencilerin yarısının, böyle bir kayıbı olmayan çocukların ise %10’unun ciddi intihar düşünceleri besledikleri bulunmuştur. ( Adam ve arkadaşları 1982 ) Diğer çalışmalarda da ebeveyninden biri ölen çocukların çoğunun, olaydan uzun süre sonra çeşitli psikolojik sorunlar yaşadıkları gösterilmiştir. (Raphael 1983; Handford ve ark. 1986, Van Eerdewegh ve ark. 1982, 1985). Bu durumda bir ebeveynin ölümünden sonra sağ kalan ebeveyne, çocuklarının gereksinimlerini doğru bir biçimde karşılayabilmesi için yardım etmenin önemi anlaşılmaktadır.
    Yaşamın ilk yıllarında çocuk, fiziki ve psikolojik gereksinimlerinin karşılanması için ebeveyne bağımlıdır. Küçük çocuklar anne ya da babalarını kaybettikleri zaman en temel gereksinimlerini karşılayan kişiyi de kaybetmiş olurlar ve buna tepki gösterirler. Okul öncesi çağlardaki çocuklar olaydan kendilerini sorumlu görmeye ve suçlamaya duyarlıdırlar.
    Bir ebeveynin ölümünden sonra bazı büyük çocuklar ve ergenler hazır olmadıkları halde yaşlarına uygun olmayan sorumluluklar üstlenmek zorunda kalabilirler. Bir çok ergen küçük kardeşleri için anne yada babanın yerini tutabilir. Bu tamamen olumsuz değildir, tam tersine rolün baskın hale gelmemesi koşuluyla büyümeyi ve olgunlaşmayı teşvik edebilir. Çocuğun sağ kalan ebeveyn ile karşılıklı dayanışması ise olgunlaşması ile bağımsızlaşmasını yetişkin rolüne doğru adım atmasını kolaylaştırır.
    Eğer ebeveyn şiddete boalı bir olay sonucu ölmüşse ve bu akranlar arasında konuşmalara neden oluyorsa, çocuğun kaygısı ve korkusu çok yoğun olabilir. Eğer ölüme diğer aile bireylerinden biri sebep olmuşsa çocuğun hem kurduğu hayaller hem de korkusu artar. “Herkes onun böyle bir şey yapmış olabileceğine hiçbir zaman akıl erdiremediklerini söylüyor. Benim babam böyle bir şey yapabilir mi onu bu davranışa iten şey ne?” sorularını sorarlar.
    Neyse ki şiddete dayalı ölümlerden sonra çocukların çoğu , yardım edenlerle ya da iyilik yapanlarla özdeşim kurarlar. Büyüyünce hasta bakıcı ya da doktor olmayı istediklerini söylerler. Bu durum onların gelecekteki olayları kontrol edebilme gereksinimlerini yansıtmaktadır.
    Kardeş ölümü: Çocukların kardeşlerini ölümünden sonra gösterdikleri tepkiler, ebeveynin ölümünden sonra gösterdikleri tepkilere benzer. Ancak şiddeti ve süresi uzun dönemdeki etkileri daha hafiftir.
    Bir çocuğun ölümü evdeki duygusal ortamı etkiler. Sağ kalan çocuklar oyun arkadaşını ya da rakibi kaybetmenin yanı sıra bir süre için ebeveynin ilgisini de yitirirler. Ana-babalarında aşırı tepkilere şahit olurlar. Ana-babalar, aşırı enerji kaybı ve yoğun yas nedeniyle çocuklarının davranışlarına sınır koyma da güçlük çekerler . Diğer çocuklarıyla yeteri kadar ilgilenemedikleri için suçluluk duyarlar.
    Bir kardeşin yitirilmesi sonradan doğan çocukları da etkileyebilir. Ebeveynin endişesi çocuğun bağımsızlık geliştirmesini güçleştirerk aşırı koruyucu davranışlara dönüşebilir. Yeni doğan çocuğun yitirilenin yerini tutması beklenebilir ve bu onun kendi öz kimliğini geliştirmesine engel olabilir.
    Kardeşler arası ilişkilerde genelde olumlu ve olumsuz duygular bir arada olduğundan , kendini suçlama diğer kardeşlerde de görülmektedir. Güçlü kıskançlık duygusu veya kardeşler arası olumsuz bir ilişki yasla ilgili sorunları artırabilir. Hasta çocuğun kendi durumuyla ve geleceğiyle ilgili öfkesi sağlıklı kardeşlerine yönelir, bu da karşılığında kardeşlerin öfkelenmesine neden olur. Bazen sağlıklı çocuklar hasta kardeşin ölmesini dahi isteyebilir. Öldüğünde ise duyduğu suçluluk, kendini kınama ve utanç yaşadıkları yası artırabilir.Ölüm ani olduğunda, öfkeli veya olumsuz bir biçimde gerçekleştirilmiş son görüşme de bu tür tepkilere yol açabilir.
    Yetişkinler için yas döneminin başlangıcında garip ve uygun olmayan şeyler çocuklar için çoğunlukla aynı anlamı taşımamaktadır. Bir eğlenceye katılmak üzereyken kız kardeşinin ölüm haberini alan bir z eğlenceye gitme konusunda ısrar eder. Büyük babası öfkeyle bunun hiç uygun olmadığını söyler, fakat ağlayan kız sonunda eğlenceye gitme iznini alır. Büyük babanın ve diğer aile üyelerinin kızın tepkilerini anlayabilmeleri için çocukların yas tepkileri hakkında bilgi edinmeleri gerekir.
    Okul çağında ölen çocukların kardeşleri, genellikle ölenin akranlarından gelen soru yağmurundan dolayı bunalırlar ve okula gitmek istemezler. Bir çocuğun ölümü hem çocukların hem de yetişkinlerin dünya ile ilgili varsayımlarını tehdit eder. Bir çocuk öldüğünde, diğer çocukların yaşama dair temel güven duygusu “Bu benim başıma da gelebilir.” Varolmanın anlamı hak duygusu alt üst olur. Yaşlı ve hasta olanların ölmesi, yaşamın başında olanların ise ölmemesi gerektiği için bir çocuğun ölümü haksızlık olarak algılanır.
    Kardeşlerinde aynı şekilde hastalanma ve ya ölüm kaygısına kapılmaları bunun da diğer korku ve kaygılara eklenmesi seyrek rastlanan bir olgu değildir. Kardeşler hastalanınca telaşlanan sadece ana-babalar olmaz, çocukların kendirli de ölmekten endişelenirler.
    Bu bağlamda ölen çocuğun kardeşleri dünyaya ilişkin yeni varsayım geliştirmek zorundadırlar.Mevcut doğruların geçerli olmadığını, varoluşlarının güvenilir temelini yeni varsayımlar üzerine kurmaları gerektiği şeklinde anlarlar. Bu ise, çocuğun gerek düşünceleri, gerek duyguları açısından bir uyum ve değişme anlamına gelmekte ve bu aşamada yetişkinlerin dinleme yeteneğinin ve desteğinin ne derece hayati bir önem taşıdığını göstermektedir.
    Büyük anne-büyük babanın ölümü : Çocuklar çoğunlukla büyük anne ve büyük babayla güçlü bağlar oluştururlar. Onlardan birinin ölümü çocukları çok etkiler. Yas tutabilirler ve onları özlerler ancak bu yas tepkisi bir ebeveynin ve ya bir kardeşin ölümünden farklıdır.
    Büyük anne-büyük baba kuşağında ölüm söz konusu olduğunda ölen kişi yaşlı biridir. Uzun bir yaşamın ölümle noktalanacağına ilişkin kavramsallaştırmalarıyla uyuştuğu için çocukların daha kolay anlayabileceği bir olaydır.
    Genellikle büyük anne- babanın ölümünden sonra çocuk varlığının güçlü bir temelini yitirmez. Günlük gereksinimleri gene anne-babası tarafından karşılanır, fakat başkalarına yollandıkları yetişkin dünyasının dışına atıldıkları zaman dışlanma duygusu yaşayabilirler. Bu ayrılık korkusuna yol açabilir. Aynı zamanda diğer sevilen kişilerin de ölebileceği endişesi yaratabilir
    Bir Arkadaşın Ölümü: Çocukluk yılları boyunca arkadaşlar çocuklar için giderek daha fazla önem taşımaya başlar. Ergenlikte arkadaşlar bazı anlarda ana-babadan daha değerlidir. Arkadaşlık ilişkileri daha derinleşir ve yaşam boyu sürecek arkadaşlıklar oluşur. Güçlü yaşıt ilişkileri, ergenlerin genellikle dramatik komaları ve yeniden birlemeleriyle oluşur.
    Yakın bir arkadaş ya da sevgili öldüğünde bunun ergen için nasıl bir anlam taşıdığı hakkında çok az bilgi mevcuttur. Bir çocuğun arkadaşı öldüğünde yakın arkadaşları ve sınıf arkadaşları üzerindeki etkisi yetişkinler tarafından küçümsenmektedir.
    Önceden değinilen tepkilerin tümü bir arkadaşın ölümünden sonra da görülür. Ancak bu tür yas tepkileri genellikle yetişkinlerin dikkatini çekmez ve çocuklar olup biten hakkında konuşma fırsatı elde edemezler. Yetişkinlerin bu tür olayları çocuklarıyla konuşmaya yanaşmamaları, kısmen çocukların ölümünü kabul etmeme konusundaki isteksizliklerini işaret eder. Çünkü aynı olayın kendi çocuklarının başına gelebileceği gerçeğini kabul etmelerini gerektirir. Ancak çocuğun da konuşmak istediği esas şey de budur.
    Ne yazık ki bir arkadaşın ölümü hakkında uzun süre konuşmama durumuna yaşıtlar arsında da rastlanır. İki çocuğun yakın arkadaş olduğu kısa sürede unutulur. Yaşça daha büyük çocuklar, özellikle erkekler, yas tepkilerini göstermede güçlük çekerler. Bu nedenle yas tutma yalnızlık içeren bir süreç olabilir. Kişinin, arkadaşının ölümündeki haksızlığa ilişkin acı veren duyguları sakladığı için suçluluk duyup ölen kişiyle yer değiştirmeyi istemesi ya da onunla tekrar birleşmeyi istemesi, ergenlikte yaşanan bir ölüm olayından sorma yaşanan güçlü duygulardır.
    Ergenler cinselliklerini keşfetme ve bu açıdan olgunlaşma döneminde kendileri açısından önem taşıyan bir kız veya bir erkek arkadaşı kaybedebilirler. Bu tür arkadaşlıklar ebeveyn tarafından sıkı bir şekilde yasaklanmamış olsa bile suçluluk duygusuna yol açabilir. Derin özlem duyguları veya ölümün yapılan kötü bir davranışa karşın bir ceza olduğuna ilişkin kuşkular hakkında birisiyle konuşmak ergene zor gelebilir. Yetişkinler, ergenler için arkadaş veya sevgiliyi kaybetmenin anlamını daha iyi anlamalıdır.


    ÖLÜMÜN FARKLI GELİŞİM DÖNEMLERİNDEKİ ETKİLERİ

    İlk olarak okul öncesi dönemde , çocuk ölüm olayı ile karşılaştığında en hızlı büyüme ve gelişim dönemindedir, ne olup bittiğini anlamakta zorluk çekebilmektedirler, kaybettiği kişiyi sürekli aralar, onları rüyalarında gördüklerinde korkabilirler.Ölüm karşısında kaygılı bir bağlanma , yabancılara karşı korku ile yaklaşma , ağlama, sırtını yaslama , yatıştırılma gereksinimi türünden tepkiler gösterebilmektedirler.Oyuna karşı olan ilgilerini kaybedebilirler.
    Okul dönemindeki çocukların ölüme karşı gösterdikleri tepkiler farklıdır.Çocuk evden dışarı çıkarak dış dünya ile ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır.Daha fazla özerklik geliştirmeye ve istemeye başlarlar.Ölüm karşısında daha az duyarlı olabilmek için planlar yapmaya başlarlar.Ölüm olayının gerçekleşmesini önlemek için hayaller kurarlar.Ölüm olayının sorumlusu bir kişi varsa ondan intikam almak için planlar yapabilirler ya da bu durumu oyunlarında gerçekleştirirler.Kaygı en çok rastlanan tepkidir, yaşıtlarından kopabilirler, yaşları ilerledikçe inkar etme ya da olayı bastırma gibi davranışlarda artma eğilimi görülmektedir.
    Ergenlik döneminde , ana babadan giderek artan bağımsızlaşma çerçevesinde, olgunlaşma ortaya çıkmaktadır.Bir ölüm olayı , ana baba ya da başkalarıyla çatışmaya neden olabilir.Kendilerini çok fazla yargılayabilirler, soyut kavramları daha iyi anlamaya başladıklarından olayın bundan sonra yaşam süreçlerinde ne gibi bir anlam ifade edeceğini daha iyi kavrarlar.Tepkilerini daha çok dolaylı yollarla çevreye göstermeye çalışırlar.Şiddet sonucu oluşan ölümler sonucunda ergenlik çağındaki bireyin zarar verici hayalleri , saldırganlıkları harekete geçebilir.Tepkiler bazen iç dünyalarında bastırılır ve ölümü inkar edebilirler.Bazen ölüm olayına hakim olduklarını gösterebilmek için çeşitli deneyimlere başvurabilirler.
    Yetişkinlik ve yaşlılık döneminde:Yaşlı kişinin gelecek duygusu , kronolojik yaş ya da ölümden olası uzaklık gibi boş değişkenlerden çok, bireyin çevre üzerindeki denetim algısına bağlıdır.Ayrıca bireysel farklılıkları da dikkate almak gerekmektedir.Kimi insanlar yaşam ve ölüm korkularıyla çok erken yaşlardan itibaren ilgilenirler, kimileri de ileri yaşlara ölüme fazla kafa yormadan girerler.Bu alanda toplumsal istek ve beklenti değişkenleri önemli bir etkendir.Yaşlıların çoğu yaşam ve ölüm konusunda bilgece ve şatafatlı şeyler söylemelerinin beklendiğini bilirler; bazıları gerçekten bu konuları düşünürken, bazıları da yalnızca beklentiye boyun eğerler.Yetişlinlerin ölüm yönelimleri konusunda sözlü anlatımlar kadar pratik kararlar da bilgi verebilir.Bir insan bir vasiyet hazırlamış mı ve bunu değişen koşullara göre düzeltiyor mu?Yaşamını uzatmak için yeme içme alışkanlıklarını değiştiriyor mu?Tehdit edici belirtilere karşın sigara içmeyi sürdürüyor mu?Ölüm ilanlarına bakıyor mu, bakmaktan kaçınıyor mu?
    Bilişsel uyumsuzluk kuramı bu konuda yararlı olabilir.Yaşlanan birey ölümle ilişkili etkenleri dikkate aldıkça gerçeklik ile bilişsel tasarım arasında daha fazla uygunluk ortaya çıkar.Ancak ölümle ilgili düşüncelerin kendisi yerleşik tutumlarla çatışarak uygunsuzluk yaratabilir.Gerçekliğin baskısından kaçarak yüreğimizin derinliklerinde genç ve ölümsüz mü kalmalıyız, yoksa ölümün düşüncemizde daha geniş bir yer almasına izin mi vermeliyiz?Bireyin ölüm bilgisini zihinsel yaşamında gözden geçirmesinin hem yararı hem de zararı vardır ve bu alanda kullandığımız stratejiler bizi her yaşta etkileyen her şeyden etkilenmektedir(zihinsel olgunluk düzeyi, kişiler arası destek , stres , sağlık gibi)
    Ölüm karşısındaki yönelimleri yalnızca kronolojik yaştan kestirme yolu pek verimli olmamaktadır.Ölümle ilgili düşünceleri diğer değişkenlere bağlı olarak açıklama girişimi de karışık sonuçlar vermektedir.Araştırmalarda kullanılan tekniklerin sınırlılıklarını dikkate almak gerekmektedir.Aslınd ölüm korkusunu ve düşüncesini ortaya çıkarmak için kullanılan tekniklerin neyi ölçtüğü hep tartışma konusu olmuştur.Yetişkinlikteki ölüm tutumlarını açıklamaya çalışan kuramlar genellikle deneysel bulgularla desteklenememiştir.Bu konuda o kadar çok yöntembilim sorunu vardır ki , başarısızlık ne yalnızca kavramlara ne de işlemlere bağlanabilir.Akademik türden ölüm araştırmalarının birtakım güçlükleri sürüp giderken, klinik ve diğer uygulamalı araştırmalar yararlı olmaktadır.Araştırmacılar 25-90 yaşları arasındaki bin erkeği inceleyerek , her yaş düzeyinde anksiyete bulmuşlardır.Yüksek anksiyeteli genç ve orta yaşlı erkekler doktorların teşhis edebildiğinden daha fazla hastalık bildirmişlerdir.Yüksek anksiyeteli yaşlı erkekler ise hastalıklarını azaltarak belirtmişlerdir.O halde kimler sağlıklarını doğru olarak bildirmektedir?Büyük olasılıkla yüksek anksiyeteli olmayan “iyi uyum sağlamış yaşlılar”..Anksiyeteli yaşlı erkekler yaşama yönelik güncel bir tehditten korunmak istemişler, buna karşılık anksiyeteli genç erkekler yaşamlarının tehlike içinde olduğuna gerçekten inanmadıkları için semptomlar üzerinde yoğunlaşmışlardır.Bu gözlemin prayik sonuçları açıktır:Hastanın anksiyete düzeyi ve bununla başa çıkma biçimi klinik değerlendirmeye katılmalı ve yaşlıların sağlıkla ilgili bildirileri dikkatle ele alınmalıdır.
    Araştırmacılar yüksek ölüm anksiyetesi bildiren yaşlı kadınların zaman karşısında mülkiyetçi olduklarını ve zamanın çabuk geçmesini istemediklerini buldular.Bu bulgu bireyin zamanın güçlükle geçişine ilişkin algı örüntüsüyle açıklanabilir.Bu konunun araştırılmasında yalnızca sözel tepkilerin derlenmesinin yeterli olmadığını, doğal durumlarda yapılmış dikkatli gözlemlere gerek olduğunu birkez daha belirtmekte yarar var.
    Yetişkinlerin ölüm karşısındaki yönelimleri sözel tepkilerle tam olarak anlaşılamadığına göre, belki sözel olmayan davranışların en aşırısı olan “intihar” aydınlatıcı olabilir.Yaşama karşı ölümü seçmek çocukluktan yaşlılığa kadar her düzeyde ortaya çıkan bir olgudur.ABD’de intihar konusunda cinsiyet farklılığı olduğu , erkek intiharlarının kadınlarınkinden 3 kat fazla olduğu dikkati çekmektedir.Üstelik erkekler daha şiddetli ve etkin yöntemler kullanmaktadırlar.İntihar olayı kronolojik yaşa bağlı olarak çocukluktan genç yetişkinliğe doğru artmaktadır.Kadınların intiharı 40 yaşlarının ortalarına kadar artmayı sürdürmekte, 80 yaşlarının ortalarında düşmektedir.Erkek intiharı 25-40 yaşlarında biraz durmakta sonra 80’lere doğru yeniden yükselmektedir.20. yy’de
    İntiharların artış gösterdiği gerçeğini de dikkae almamız gerekiyor.
    Murphy, intiharın evli olmamak, az arkadaşı olmak, ölümden sonraki yaşama inanmamak, depresyona girmek gibi özelliklerle ilgili olduğunu ileri sürmektedir.Yaşlanmayı korkunç bir şey olarak algılayan ve yaşlılıktaki rol beklentileri olumsuz olanlarda intihar daha fazla olmaktadır.Boldt, intiharın sorunlara çözüm olarak kabul edilmesinde zaman ve kuşak farklılıklarını soruşturduğu araştırmasında , genç kuşağın yaşlılara göre intihara karşı daha kabul edici bir tutum gösterdiğini , gençlerin ölüme karşı da daha kabul edici olduklarını buldu.Genç kuşağın intihar ve ölüm karşısındaki kabul edici tutumları ile gençlerin artan intihar oranları arasında nedensel bir ilişki olduğunu kabul etmek acele etmek olur; ama yine de Boldt’un bulguları olası bölük etkisini vurgulaması açısından önemlidir.Boldt’a göre ölümü ceza olarak görmek ya da olumlu olarak değerlendirmek intiharı destekleyici ya da engelleyici bir etken olabilmektedir.Yaşlılarında intihar karşısında gençliklerindekine göre daha hoşgörülü oldukları , ölümün bir ceza olduğu görüşünü zamanla değiştirdikleri görülmektedir.Başka araştırmalar da , kurumlardaki ve hastanelerdeki yaşlılarda çevre kısıtlamaları ile kendini zarar verme eğilimi arasında ilişki olduğunu göstermektedir.Bu bulgulara göre kurumlardaki yaşlılar yaşamlarına son vermeyi sık sık düşünmektedirler.Sonuçlanmış intihar girişimlerinin kendine zarar verme olaylarından daha az olduğu görülmektedir.Özellikle orta ve ileri yaşlarda artan bağımlılık korkusu ve umutsuz hastalık intiharların kaynağını oluşturmaktadır.

    Ölümde çocukların ve yakınlarının yas süreci ciddi çaba gerektirir. Bu çabanın içinde üzüntü ve acı vardır. Bunu bilen insan bu duygulardan çok endişelenir ve korkarsa yas tutmaktan kaçınabilir. Fakat yas aynı zamanda insanı olgunlaştıran bir süreçtir ve yastan kaçınmak çeşitli psikiyatrik hastalıkların oluşmasına sebep olur.

    Ana-babaların çocuğa destek olmaları gerekir. Bu desteği verebilmek için onların da yas tutabilmesi lazımdır. Ebeveynlerin olayla yüzleşmedeki isteksizliklerinin, çocuğun yas sürecini engellememesi için ona verebilecekleri en önemli yardım, belki de kendileri ile ilgilenmeleri olacaktır. Çocuklarının gereksinimlerini karşılayabilmek için onların tepkileri hakkında bilgi edinmeleri, sorularına hazırlıklı olmaları ve çocuklarına en iyi nasıl bakabilecekleri konusunda öneriler almaları gerekir.
    Ana-baba için yas sürecini atlatmak güç ve zorlayıcı olabilir. Çocuklar, ebeveynlerinden kendilerine eskiden gösterdikleri ilgiyi aynı yoğunlukta göremeyebilirler. Eğer kaybedilen kişi çocuk için de önemli birisiyse (kardeş veya ebeveynlerden biri gibi) ebeveyn çocuğun yas süreciyle ilgilenme sorumluluğu taşır. Ana-babalar, yas tutma konusunda destek veren gruplara katılarak veya bir uzmana danışarak çocuklarıyla nasıl daha fazla ilgilenebilecekleri konusunda gereksinim duydukları yardımı alabilirler.

    Ailede gerçekleşen bir ölüm olayının çocuğa, ana-babasının veya duygusal olarak yakın olduğu bir kişinin bildirmesi iyi olur. Bazen bu iş bir öğretmene veya bir başka yetişkine düşer. Çocuğa bu tür bir haber verileceği zaman ortam mümkün olduğu kadar dikkatli seçilmelidir. Çocuğun olaya zihinsel olarak hazırlanması için zamana gereksinimi vardır. Bu da, çocuğun habere ilişkin söz yağmuruna tutulmaması, oturabilmesi için belli bir sürenin tanınması, uygun bir odaya gidilmesi türünden hazırlıkların yapılması anlamına gelir. Haber açık olarak iletilmelidir. Bu şöyle yapılabilir: "Kendini bazı kötü haberlere hazırlamanı istiyorum. Bir kaza oldu. Haber babanla ilgili. Çalıştığı iş yerinde bir patlama olmuş ve ciddi bir biçimde yaralanmış. Öğrendiğimize göre hemen ölmüş."

    Bu tür haberler doğru bilgiler içermelidir. Eğer kişi emin değilse bilginin ne derece doğru olduğunu araştırmalıdır. Çocukların habere ilk tepkileri çok farklı olabilir. Ancak yetişkinler, yüksek sesle inkar etme, açıkça reddetme, ağlama ve ümitsizliğe kapılma gibi çok çeşitli tepkilere hazırlıklı olmalıdırlar. Bu nedenle, haberin verildiği ortamın, çocukların gösterebilecekleri çeşitli tepkilere olanak sağlayacak bir yer olması önem kazanır. Ortam, çocukla birlikte rahatsız edilmeden bir süre daha oturabilmeye uygun olmalıdır. Çocuk haberi inkar ederse bu, haberi tek seferde hemen kabul edemeyeceğinin bir işareti olarak alınmalıdır. Çocuğun zamana gereksinimi vardır. Ancak, "Erkek kardeşinin başına böyle bir şey geldiğine inanmakta güçlük çektiğini anlıyorum, fakat bu gerçeği söylemek zorundayım" denebilir. Bu ifade inkara teşvik etmez, fakat aynı zamanda tepkinin kabul edildiğini de gösterir. İlk gün her şeyin defalarca tekrarlanması gerekebilir.

    İlk tepki ağlama ve ümitsizlik olsa bile, birkaç dakika sonra çocuk ağlamayı bırakır ve "Onu nerede bulmuşlar?" veya "Ne olduğunu düşünüyorlar?" gibi gerekli sorular sormaya başlar. Çocuk çok fazla ağlarsa, buna izin verilmelidir. Yetişkinler, dinlemekte zorlandıkları için çocukları hemen susturmaya çalışmamalıdırlar. Hiç kimse çocuğun kendisini toparlamasını ve susmasını söylememelidir. Çocuk tepkisini yaşarken onu yatıştıracak bir şekilde sarılmak daha iyi olur.

    Haberi verirken mümkün olduğunca somut konuşmak kesinlikle daha yararlıdır. Özellikle küçük çocuklarla konuşurken "uyku" ve "yolculuk" gibi benzetmeleri, "ruh" gibi soyut kavramları kullanmamak gerekir. "Kız kardeşin öldü. Artık kalbi atmayacak, artık nefes almıyor, saçı uzamıyor ve acı duyamaz" gibi somut açıklamalar olayı bilişsel düzeyde anlamasına yardımcı olur.



    ÖLÜM SÜRECİ

    Ölme süreci normal olarak birtakım evrelerden geçmektedir.E.Kübler-Ross , ölmekte olan 200’den fazla hastasıyla yaptığı görüşmelere dayanarak ölme sürecinin evrelerini saptamıştır.Kübler-Ross’a göre , eğer ölüm aniden olmamışsa ve ölmekte olan kişi ne olup bittiğinin farkındaysa ölme süreci 5 evreden geçmektedir:
    a)Yadsıma ve yalıtma:1. evrede kişi ölümün yakın olduğunu yadsımaktadır.İlk tepki “Hayır, ben değil, doğru olamaz!” biçiminde ortaya çıkmaktadır.Kimi hastalar bir yanlış yapıldığını ileri sürmektedir, kimileri daha olumlu bir tanı için başka doktorlara gitmektedir.Bu yadsıma tepkisi beklenmeyen haberin şokuyla başa çıkmada sağlıklı bir yol olarak görülebilir.Yadsıma kısa vadede tampon işlevi görmekte , hastanın uzun vadede daha köklü savunmalar geliştirmesine olanak sağlamaktadır.200 denekten sadece 3’ü yadsıma tutumunu sonuna kadar götürmüştür; çoğu yadsımanın tampon olma işlevi bittikten sonra onun yerine “kısmi kabul” tutumunu geçirmiştir.
    b)Öfke: İkinci tepki “Neden ben?” biçiminde ortaya çıkmaktadır.Odak duygu öfke, haset ve küskünlüktür.Aile için bu öfkeyle başa çıkmak , hastanın bakış açısını anlamak çok zordur.Öfkeli kişinin mesajı belki şudur:”Ben yaşıyorum, bunu unutmayın!Sesimi duyabilirsiniz.Henüz ölmüş değilim.”
    c)Pazarlık:Bu evrede Tanrıyla , doktorla ya da başkalarıyla pazarlık ederek ölümü ertelemeye çalışılmaktadır.Bu evre de hasta için kısa vadede yardımcı bir evredir.Pazarlık örnekleri diğer evreler kadar açık seçik değildir ve bütün hastalar ölümle bu yolla başa çıkmaya kalkışmaktadır.
    ç)Depresyon: Bu evrede kişi artık ölmekte olduğunu yadsıyamaz, öfkenin yerini depresyon alır.Kübler-Ross “hazırlayıcı” depresyon ile “tepkici” depresyonu birbirinden ayırmaktadır.Hazırlayıcı depresyon , dünyanın şeylerinden vazgeçmeyi ve dünyadan sonul ayrılışı içeren “hazırlayıcı hüzün”le ilişkilidir.Hasta sevdiği her şeyi ve herkesi bırakma sürecine girmiştir.Bu depresyon türünde hasta sessizdir; sessiz jestler, karşılıklı duygu ve evecenlik anlatımları hastaya yardımcı olabilir.Buna karşılık tepkici depresyonda kişi bazı müdahaleler gerektirebilir, destekler isteyebilir.
    d)Kabul etme:Bu son evre öncekilerin en yüksek noktasıdır.Bu evrede hasta yaklaşan sonunu derin derin düşünmektedir.Bu evre hemen hemen bir duygu boşluğuyla belirlenir.
    Kübler-Ross bu evrelerde “umut”u önemli ve sürekli bir etken olarak görmektedir.Yeni bir ilaç, bir araştırmada son dakikada bir başarı, yeni bir tedavi yöntemi gibi düşünceler hastanın son aylarına ve haftalarına kadar koruduğu düşüncelerdir.Bu umut sadece iyileşme umudu değildir, aynı zamanda ölümü kabul ederek ölme umududur.Bu umut, hem ölümü hem de ölüm kederini daha insancıl ve anlamlı kılmaktadır.
    Psikiyatrist Kübler-Ross , ölüm evreleri kuramını ağır derecede hasta kişilerle yaptığı görüşmelerle geliştirmiştir.Bugün geçerliği kalmamakla birlikte bu kuram başka araştırmacıları ölmenin psikolojisi üzerinde çalışmaya sevk etmesi bakımından yararlı olmuştur.Kastenbaum, Kübler-Ross’un kuramının ölme sürecinin çok öneöli bazı yönlerini ihmal ettiğini ileri sürmektedir.Kişilik, cinsiyet, gelişim düzeyi, ölüm ortamı gibi etkenleri mutlaka dikkate almak gerekmektedir.Kastenbaum’a göre, Kübler-Ross’un evreleri ölme deneyiminin çok dar ve öznel yorumlarıdır.Bu evreler abartılmış ve bireyin önceki yaşamından ve şimdiki koşullarından yalıtılmış biçimde betimlenmiştir.

    ÖLÜMÜ KARŞILAMA

    Herkes ölümü ve ölmeyi kabul etmek zorundadır;ölümü gerçekçi bir biçimde kabul etmek kişinin duygusal olgunlaşmasının belirtisidir.Ancak insanların ölüm karşısındaki bilinç düzeylerinin bireyden bireye farklılık göstereceği de açıktır.
    Kişi için ölümün anlamı , hem kişisel hem sosyo-kültürel pek çok belirleyiciye bağlıdır.”Ölümün anlamı” ölüm olayının yaşanmasına bağlı değildir; ölüm olgusu karşısındaki duygulara ve yorumlara bağlıdır.Duke Üniversitesi araştırmasında deneklerden aşağıdaki cümleleri tamamlamaları istenmiştir:
    -Bir insan öldüğü zaman ………………………………………………
    -Ölüm……………………………………………………dir.
    -Öldüğüm zaman ben……………………………………….
    Yanıtlar aşağıda gösterilen kategorilerde toplanmaktadır:
    a)Yaşamın sürmesi ya da kesilmesi:Açıklamaların çoğu dinsel inançları ortaya koymaktadır.Örneğin, “Ölüm bu dünyadan bir başka dünyaya geçiştir” ya da “öldüğüm zaman ruhumun sürüp gideceğini düşünüyorum” gibi.Bu açıklamalara göre yaşamın sonu öbür dünyaya atlama tahtasıdır.Bir başka yorum da , ölen kişinin başkalarında yaşaması biçimindedir:”Ölen bir insan kalanların düşüncesinde ve gönlünde yaşamayı sürdürür.”Buna karşılık kimileri de ölümü kişiliğin sona ermesi olarak düşünmektedirler.
    b)Düşman olark ölüm:Ölüm yaşamı ve ilişkileri kesen , bozan, sona erdiren bir düşman olarak görülmektedir.Örnek:”Ölüm zalim bir efendidir”Yanıtların çoğu bağımlılık, güçsüzlük korkusunu ya da ölüm edimine bağlanan acı ve eziyet çekme duygusunu dile getiemektedir.
    c)Birleşme ya da ayrı düşme:Çokları ölümü daha önce ayrıldıkları birine kavuşma olarak görmekte, kimileri de sevilen birinden ayrılma gibi hissetmektedir.
    ç)Ödül ya da ceza:Çoğu kişi ölümü daha iyi varoluş durumuna geçiş olarak görmektedir.Örnek:”Tanrının mutluluklarına kavuşmaya gideceğim.”Bu aslında dinsl inançlara bağlı bir düşüncedir.Ölümün ceza anlamına geldiği genellikle pek az dile getirilmiştir.
    Araştırmacıların çoğu yaşlı kişilerin çok az bölümünün –sadece %30- ölüm korkusu bildirdikleri konusunda görüş birliği içindedir.Ulusal ruh sağlığı enstitüsünün araştırmasında sağlıklı yaşlı kişilerde ölüm korkusu % 30 olarak bulunmuştur.
    Hinton, hastanede ölen kişilerden dörtte biriin yüksek bir kabul gösterdiğini söylemektedir; fakat hastalık ve hastane koşulları bunda önemli bir rol oynamaktadır.Hastaların yaklaşık yarısı yaşamının sona ermekte olduğunu kabul etmekte , dörtte biri acı çektiğini bildirmekte, diğer dörtte biri ise pek az şey söylemektedir.Weisman ve Kastenbaum, sadece pek az yaşlı kişinin ölüm korkusundan sözettiğini, ölüm korkusunun daha çok akut duygusal ya da psikiyatrik bozukluk çeken yaşlılarda bulunduğunu belirtmektedir.Yaşlı kişiler ölüm karşısında tek biçimli bir örüntü değil, çok çeşitli yönelimler göstermektedirler.
    Robert N.Butler’in “yaşamı yeniden gözden geçirme” adını verdiği süreç, genellikle sessizce gerçekleştirilmekte ve kişiliğin yeniden örgütlenmesinde olumlu bir güç yaratmaktadır.

    Ancak bu bazı durumlarda patolajik düzeyde yoğun bir suçluluk umutsuzluk ve depresyonun anlatımı da olabilmektedir.Bir insanın yaşamını yeniden gözden geçirmesi değişik türden bunalımlara tepki olabilir.Butler’e göre yaşamın yeniden gözden geçirilmesi, bir bireyin ölüme uyumu, yaşamın sonuna doğru kişilik gelişiminin sürekliliği açılarından çok önemlidir.
    Çeşitli araştırmalar ölümden önce sistemli psikolojik değişimlerin ortaya çıktığını bildirmektedir.Bu değişimler fiziksel hastalıkların basit bir sonucu değildir.Ciddi biçimde hasta olan ve sonra iyileşen kişiler aynı değişimleri göstermemektedir.Lieberman ve Coplan, ölümlerinden bir yıl ya da daha az süre önce incelenen bireylerin ölümden üç yıl ya da daha fazla uzak olanlara oranla daha zayıf zihinsel başarı, daha az iç gözlem eğilimi, kişilik testlerinde daha az saldırgan ve daha fazla uysal benlik imgesi gösterdiklerini bildirmektedir.
    Sosyolog Robert Blauner, modern toplumların bürokratik düzenlemelerle ölüm olayını deenetim altına aldıklarını belirtmektedir.Amerika’da daha birkaç kuşak önce insanlar evlerinde ölüyorlardı, bugün yaşlılar yurdu ve hastaneler ileri derecede hasta olanlarla ilgilenmekte ve ölüm bunalımlarıyla uğraşmakta , cenaze evleri de toprağa verme işini üstlenmektedir.
    ABD’de ölen kişilerin % 70’inin son yıllarını bakım evinde ya da hastanede, çoğu zaman acı içinde ve yalnız olarak geçirdiği saptanmaktadır.
    Sudnow, kurumların sistemli bir örgütlemeyle ölüme yakın olanları ve ölenleri nasıl gizlediklerine değinmiştir;Watson yaşlı ve hasta olmanın aynı gizleme sürecini başlattığını ortaya koymuştur.Aktif tedavinin kesilmesi kararı çok hasta olanlar ve ölüm halindeki hastalar için alınmaktadır.Ancak çok hasta ve ölüm halinde kavramları yaşlılarda genellikle birbirine karışmaktadır.Aktif tedavinin kesilmesinin yanısıra, kişisel ilişkiler de birden azalmaktadır, bu da bazı durumlarda hasta fakat ölümcül olmayan hastaların tedavisinin kesilmesiyle sonuçlanmakta ya da hastalar psikiyatrik hasta olarak sınırlı hastane köşelerine atılmaktadırlar.
    Bütün ölümlerin aynı oranda etkili olmadığı bilinmektedir.Glaser yaşlıların ölümünün toplum üzerinde çok az bir etkisi olduğu savını gerontolojiye ilk kez sokan yazardır.Daha yakınlarda Owen, Fulton ve Markusen anababa, eş ve çocuk yitiren yetişkinlerin kederlerini karşılaştırmış, yaşlı anababa yitirmenin daha az keder verici, yerleşik davranışlarda daha az kesintiye yol açıcı ve daha az anlamlı olduğunu bulmuştur.
    Yas , ölüm nedeniyle bir akrabasından ya da arkadaşından yoksun kalan kişinin içinde bulunduğu durumdur.Keder,sevilen birinin ölümünün ardından duyulan şiddetli ruhsal acı ve elemi içerir.Matem bir kişinin ölümüne duyulan acının belirtilerini ortaya koyma biçiminin toplum tarafından düzenlenmesine dayanır.
    Çağdaş klinikçiler ve psikologlar “Derdini söylemeyen derman bulamaz “ biçimindeki Türk atasözünün dile getirdiği görüşü paylaşmaktadırlar.Acılı duyguların hafifletilmesi ve duygusal yardım süreci çok önemlidir.


    Yas ve keder sevilen birinin ölümünün hemen ardından gelen dönemde önemli bir etki yaratmaktadır.Geride kalanlar fiziksel ve ruhsal hastalıklara ve ölüme karşı daha duyarlı olmaktadırlar.Bu özellikle ansızın ve beklenmedik biçimde gelen yaslar için doğrudur.Yaşlı kişiler hastalık, kaza , ölüm , işsizlik ve diğer hasar görmüş yaşam belirtilerini daha fazla göstermektedirler.
    Yas içindeki yetişkinler tipik olarak birtakım evrelerden geçmektedir.1. evre
    şok, uyuşukluk , yadsıma ve inanmama evresidir.En yoğun duygu olan şok ve uyuşukluk genellikle birkaç hafta sürmekte, yadsıma ve inanmama ise günlerce ve haftalarca hatta aylarca sürebilmektedir.2. evre, özleme, hasretini çekme ve depresyon evresidir.Genellikle 5-14 gün arasında doruk noktasına çıkmakta ama daha uzun sürebilmektedir.Bu evredeki yaygın duygular ağlama, umut, gerçek olmama duygusu , empati , insandan uzak durma , ilgi yokluğu vb.dir.Ölen kişiyi ülküleştirmeye de yas tutanlar da çok rastlanmaktadır.Yasın 3. evresi sevilen kişiden kurtulma ve yeni koşullara uyum sağlamadır.Bu dönemde birey kaynaklarını harekete geçirir, insanlarla ve etkinliklerle yeniden ilgilenir, yeni bir denge kurmaya çalışır.Kimileri için bu evre 6-8 hafta , kimileri içinde aylar hatta yıllar sürebilmektedir.
    Dul erkekler konusunda pek az bilgiye sahibiz.45 yaşın üstündeki dul erkeklerin ölüm oranının evli erkeklerin oranının iki katı olduğu , dulların intihar riskinin de çok yüksek olduğu bilinmektedir.

    TANATOLOJİ
    Tanatoloji, ölümü inceleyen bilim dalıdır. Tıbbi anlamda, "ölüm olayının incelenmesi, reanimasyon uygulamasının gereksiz olduğuna karar verebilmek için ölümün güvenilir bir şekilde meydana geldiğini ispata yarayan bir yöntem ve belirtinin araştırılması"dır1. Genel anlamda ise, tanatoloji, ölümün yol açtığı veya ölüme yol açan çeşitli durumların araştırılması, ölenin sevenleri tarafından yaşanılan keder ve benzeri tecrübelerin incelenmesi ve daha geniş bir şekilde ölüme karşı toplumun tavırlarının incelenip, tanımlanmasını içerir. Dallararası bir bilim olan tanatoloji, sıklıkla hemşirelik, psikiyatri ve veterinerlik bilimlerinde uzmanlaşmış kişiler tarafından üstlenilir.
    Tanatoloji sözcüğünün kökeni Yunanca'dır.Yunan mitolojisinde ölümü temsil eden, ölümün tecessümü olan Thanatos'tur (θάνατος: "ölüm").

    ÖTENAZİ

    Günümüzde, bilim ve etik çoğu kez karşı karşıya gelmekte, bilim adamları aralarında ciddi tartışmalar yapmaktadırlar.Genetik klonlama, kürtaj ve ötenazi tartışmaya yol açan sorunlardan birkaçıdır.Biz ötenaziyi inceleyecek, konuyu birçok açıdan ele almaya çalışacağız..

    İnsan, gerçektende iyileşemez bir hastalığa yakalandığı zaman, yaşamından vazgeçme hakkını sahip midir?Hasta yakını, iradesini açıklayamayacak kadar hasta olan hastanın yerine ötenazi kararı vermeye yetkilimidir? Bu tarz sorular, ötenaziye ilişkin cevaplandırılması gereken sorulardan birkaçını oluşturmaktadır.Bu tip soruların cevabını bulmak araştırmamızın en önemli amacını oluşturmaktadır.Böylelikle ötenazi gibi karmaşık bir olguyu anlamak daha kolay olacaktır.

    Bu araştırmayı yaparken, ötenaziye ilişkin bütün görüşleri objektif ve eşit biçimde yansıtmaya çalıştık. Araştırmanın asıl amacından sapmadan yer yer kendi görüşlerimizi de yansıttık.

    Birinci bölümde, ötenazinin tarihçesini, tanımını, ayrımlarını, tıbbi etik ve dinler açısından ötenaziyi kısaca belirtmeye çalıştık.Ayrıca, bu bölümün sonunda ötenaziyi savunanların gerekçelerini, bu görüşlerin eleştirisiyle birlikte metnimize yansıttık.Kısacası, “genel hatlarıyla ötenazi”yi anlattık..

    İkinci bölümde ise, mukayeseli hukukta ötenazinin durumunu sınıflandırmaya tabi tutarak irdeledik.Yine bu bölümde, Türk hukukunda ötenaziyi, TCK. Tasarılarında ötenazi ile ilgili hükümleri ve son olarak doktrindeki ötenaziye ilişkin görüşleri kaleme aldık.


    BİRİNCİ BÖLÜM:

    GENEL HATLARIYLA ÖTENAZİ


    A-ÖTENAZİNİN TARİHÇESİ

    Eutanasia sözcüğü Grekçe’den gelmektedir.Eu: İyi, güzel; Thanatosis: Ölüm anlamındadır.Romalı tarihçi Suetonius “Euthanasis” sözcüğünü ilk kullanan yazardır[1]

    Atina’da hakimler,ölmek isteyenler için baldıran zehiri bulundurmuşturlar. Ölmek için senatoya geçerli bir neden göstermek ve izin belgesi almak yeterli olmuştur[2]. Antik Yunan’da gerekse özellikle asillerin yaşlı veya hasta bir beden içinde görünmenin alçaltıcı bir durum olduğu düşüncesi, ötenazinin uygulanmasındaki en önemli etken olmuştur.

    Babil ve Asurlularda öleceği veya iyileşemeyeceği kat’i olan hastaya hekimin müdahalesi yasaklanmıştı[3]. Eski Roma’da bir hekimin hastasının acılarına son vermek için onu öldürmek istemesi suç sayılırdı ve bu eylem kasten adam öldürme sayılırdı.Buna karşılık eski İsrail’de şifasız hastaların çabuk ölmesi için Frankincense (günlük) verildiği bazı kitaplarda yazmaktadır[4]

    Antik çağın aksine, Hıristiyanlığın yaygınlaşmasıyla birlikte ötenazi uygulama alanını kaybetmiş, bu durum Reform ve Rönesans hareketlerinin ortaya çıkmasına kadar devam etmiştir.Dönemin batı dünyasında, ötenazinin fazla uygulanmamasının nedenleri olarak devletlerin yaptırım gücü ve insanların hissettikleri Tanrı korkusu olarak gösterilebilir.

    1935 yıllında kilise tarafından “aziz” mertebesine yükseltilen Thomas Morus’un (1478-1535) “Ütopya”sında ölmek üzere olmamasına rağmen, tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa tutulduğundan ölüme rıza gösteren hastanın hareketini hem akılcı hem de Allah’ın isteğine uygun sayması durumu değiştirmedi[5]

    Aydınlanma süreciyle birlikte, Helen düşünce sistemi geri dönmüş ve böylelikle baskın olmamakla beraber ötenazi tekrar taraftar bulmaya başlamıştır.O dönemde yaşama dokunulmazlığı en büyük değer olarak görülüyor, bu hakkı hiç kimsenin hatta söz konusu hayatın sahibinin bile ihlal edemeyeceği görüşü yaygınlık kazanmıştı.Böylelikle, ötenazinin karşısında laik bir cephe doğmuştu.

    Pek çok Avrupa ülkesinde bu arada İngiltere’de ötenazinin sözlüklere girdiği dönem 17. yüzyıl olarak görülmektedir.Bu dönem ahlaki değerlerin gözden geçirildiği ve entelektüel başarının başkaldırdığı döneme rastlar[6].

    Ötenazi tabirini 18. yüzyılda ilk defa ortaya koyan Bacon’a göre; doktorun vazifesi, ıztırapları azaltmak ve hastayı sıhhate kavuşturmaktır.Iztırapları azaltmak vazifesi, yalnız tedavi edip iyileştirmekle değil, bazı hallerde ona rahat ve kolay bir ölüm sağlamak suretiyle de yapılabilir[7]

    Prusya’da Büyük Frederic, can çekişmekte olan hastayı veya yaralıyı iyi niyetle öldüren kimseyi taksirle adam öldürme cezasını veren kanunu 1794’te yürürlüğe sokarak ötenazinin cezasını hafifletmiştir.[8]

    1799’da Mısır seferi sırasında vebaya yakalanan askerlerin, hastalığın çaresi olmaması ve orduya ayak bağı olacağı düşüncesi ile öldürülmelerini isteyen Napolyon’un bu emrine ordu hekimleri karşı koyarak bu vahşeti önlemişlerdir[9]

    Yine bu yüzyılda Dr. Prady,ötenazinin özelikleri üzerinde durmuştur.Daha sonra Rail, Marx, Rohips gibi bilim adamları konuyu daha da genişletmişlerdir.Rohips’e göre ötenazi, ruhun doğumudur ve bu konun bağımsız bir bilim dalı olması gerekir.Alman Dr. Marx ise 1826’da Goethingen Üniversitesi’nde “Medikal Ötenazi” adlı bir tez yazarak yayınlamıştır[10].

    1906’da Ohio’da, 1907’de Iowa’da “acılar içinse kıvranan hastaların öldürülebilmesine” kanun tasarıları hazırlanmış fakat Federal Devletin onaylamaması üzerine yürürlüğe girememiştir[11].Sovyet Rusya’da ise 1922’de rıza üzerine acıma duygusu ile adam öldürmenin cezasının hafifletileceği kabul edildi ve buda bir süre sonra yürürlükten kaldırıldı[12]

    Nietzche, hasta toplum için bir parazittir.Muayyen bir durumdan sonra yaşamaları münasip değildir.Yaşama zevki kaybolduktan sonra boşu boşuna ömür sürmek, doktorların ve pratik müdahalelerin esiri olmak manasızdır demiş ve bu fikirleri uygulamaya koyan Hitler “yaşamayı faydasız ve bozuk bünyeli insan, cemiyetten atılmalıdır” diyerek, tahminen tedavisi imkansız 20000 hasta ve deliyi gaz odalarında aç bırakarak öldürmüştür[13].

    1947 yılında 2000 Newyork’lu doktor ötenazinin kanunlaştırılması için bir beyanname imzalamışlardır.Bu beyannameye göre, Newyork’ta şifası kaabil olmayan bir hastalığa müptela olan şahıs 21 yaşını bitirmiş olmak ve şuuruna da hakim bulunmak şartıyla mahkemeye müracaat edecektir.Mahkeme bir heyetin vereceği rapordan sonra ötenazi kararını verebilecektir[14]

    Yirminci yüzyıllın ilk yarısında ötenaziye izin veren çeşitli kanun çıkarma girişimleri başarızlığa uğrarken, aynı yüzyıllın ikinci yarısında sonra kimi devletler bazen içtihat yoluyla bazense kanun yapma yoluyla ötenaziye onay vermişlerdir.1980’li yıllardan itibaren Hollanda’da hem aktif hem de pasif ötenazi, A.B.D.’de ise sadece pasif ötenaziye izin verilmeye başlandı.Son iki içinde ise Hollanda ve Belçika ötenaziyi hukuka uygun hale getiren yasalar çıkarmışlardır[15].



    B- TANIM

    Ötenazi hem hukuk ilmini hem de tıp ilmini ilgilendirdiği için, her ilmin ilgilileri kendi açılarından tanımlar yapmıştır.

    Yapılan tıbbi tanımlarda, hastanın hastalık derecesi, ölüm neticesine ulaşmak için kullanılan yol önemli yer tutar. Bir tanıma göre ötenazi; hastaların tolere edilmeyen ızdıraplarını sonlandırmak amacıyla öldürücü bir ajanın medikal uygulanımıdır[16].

    Hukukçuların yaptığı tanımlarda hastanın iradesi dikkate alınmaktadır.Örneğin;iyileşemez bir hastalığa yakalanmış bir kimsenin istemi üzerine, hayatına son verilmesidir[17].

    Bizce ötenazi, hiçbir şekilde tedavisi mümkün olmayan, insanda acıma duygusu uyandıran bir hastalıkla yaşamak zorunda olan, hastanın talebiyle, icrai yada ihmali bir davranışla, tıbbi yoldan hastanın hayatına son verilmesidir.


    B-ÖTENAZİYE İLİŞKİN AYRIMLAR

    1)Aktif Ötenazi – Pasif Ötenazi

    Ötenaziyle ilgili yapılması gereken birinci ayırım; aktif ötenazi-pasif ötenazi ayırımdır.Bu ayırım ötenazinin tıbbi bir araç veya ölüme yol açacak başka bir madde kullanılarak mı yoksa hastaya hiçbir müdahale de bulunmayarak mı ölümüne sebebiyet verildiğini gösterir. Doktrinde, sadece aktif ötenaziyi ötenazi olarak tanımlayıp, pasif ötenaziyi ’ortotanezi’ olarak isimlendiren görüşler mevcuttur[18].

    Pasif ötenazi, söz konusu müdahale yapılmayacaksa hastanın hayatını kaybedeceği biliniyor, buna rağmen gerekli davranış sergilenmemişse, söz konusu olur.Pasif ötenazi genellikle terminal dönemdeki hastalara uygulanılmaktadır.
    . İnsan yaşamının devam edebilmesi için zorunlu bir kısım tedavinin durdurulması, geri çekilmesidir.Kişi aktif olarak öldürülmüyor fakat adeta ölüme terk ediliyor[19]Ayrıca beslenme ihtiyacı olan bir kişiye bilinçli olarak besin verilmezse bu durum da pasif ötenazi olarak kabul edilir.

    Aktif ötenazi ise hekimin icrai bir hareketle hastanın ölümünü sağlamasını belirtir[20].Çoğu zaman hasta termal dönemde olmamasına rağmen, iyeleşmeme inancı hem kendisinde hem de ötenaziyi gerçekleştiren doktorda baskındır.Doktor ölümün derhal gerçekleşmesini sağlamak amacı ile hastaya bu amaca uygun bir madde enjekte eder.

    Hem ülkemizde hem de yurt dışında yapılan çeşitli araştırmalar gösteriyor ki doktorlar aktif ötenaziye olumlu bakmazken pasif ötenaziye daha sıcak yaklaşmaktadırlar.Bu yaklaşımın iki nedeni vardır.Birincisi , hastanın pasif ötenazide birden fazla hakkını –ölme hakkının yanı sıra beden bütünlüğünü koruma hakkını- öne sürüyor olmasıdır.İkincisi ise ölümcül dozda yapılmasının, tedavinin kesilmesinden çok daha fazla intihara yakın görülmesidir[21].

    Bir ötenazi olayında, Amerika Yüksek(Federal) Mahkemesi şu kararı vermiştir; 25 yaşında geçirdiği kaza sonucunda bitkisel hayata girerek, bu süre zarfında yapay olarak beslenen Nancy Cruzan’ın beslenme tüplerinin çekilmesi suretiyle yaşamına son verilmesi yolundaki, ailesinden gelen talebi kabul eden Missouri mahkemesinin kararını onaylamıştır[22].

    Görüldüğü gibi A.B.D.’de yalnızca pasif ötenaziye onay verilirken Hollanda’da aktif ötenaziye de izin verilmektedir. Bayan S. Tedavisi mümkün olmayan hastalığından kurtulmak için uzun zamandır tanıdığı Dr .P.’den kendisine ötenazi uygulamasını istemiş, akli melekeleri yerinde olan bayan S. Hatta bu konuda bir vasiyet düzenleyerek Dr. P.’ye vermiştir.Bu ısrarlara daha fazla dayanamayan Dr. P. Oğlu. Onun karısı ve kendi asistanı huzurunda aynı talebi tekrar alınca, peş peşe yaptığı üç iğne sonunda bayan S. ölmüştür.Mahkemenin 10.05.1983 tarihli kararında bu fiilin Ceza Kanunun 293 ve 294. maddelerine şeklen aykırılık teşkil etmesine rağmen böyle bir eylemin hukuka aykırı sayılamayacağı kararını vermiştir[23].


    2) İradi Ötenazi- İradi Olmayan Ötenazi

    İradi (volenter) ötenazi, bilinci yerinde olan bir hastanın kendi arzusu üzerine ötenaziye olanak sağlanmasıdır[24]. Başka bir tanıma göre, hastanın temyiz kudretine sahip ve bilici açık iken, hata, hile, ikrah ille selbedilmemiş ve özgürce açıklanan isteği doğrultusunda yapılan ötenazi kastetmektedir[25].

    Daha önce omurilik kanalındaki bir kanama nedeniyle hastaneye kaldırılan hasta bayan (B), 2001 Şubat ayında tekrar aynı tanıyla hastaneye yatırılmış, bu kez bilinicide kapanmıştır.Üç ay sonra bilinci açılan bayan (B), ötenazi istemiş, olay daha sonra mahkemeye intikal ettirilmiştir.Mahkeme yapılan titiz çalışmalar sonucunda hastanın akli melekelerinin yerinde olduğuna kanaat getirmiş ve sonuçta hastaya yapılan tıbbi yardımın kesilmesine karar vermiştir[26].

    İradi olmayan (nonvolenter) ötenazi ise; ölümcül hastanın ölüm ile yaşam arasında seçim yapabilecek durumda olmadığı,iradesinin ne yönde olacağının saptanamadığı durumlarda uygulanan ötenaziye denmektedir[27].

    Londra’daki bir olayda James Price adlı bir şahıs altı yaşındaki çocuğunu öldürmek suçundan yargılandığı mahkemede beraat etmiştir.Price, hemen hemen üç dört aylık bir bebeğinkine eşit zekadaki oğlunu, nehre atarak boğmuş, olaydan hemen sonra karakola gidip teslim olmuştur.Yargıç, Price’in beraatını, ancak 1 yıl süreyle göz hapsinde bulundurulmasına karar vermiştir[28].

    Çin’de uygulanan sıkı nüfuz planlaması siyaseti sonucunda, ebeveynler sakat doğmuş çocuklarını bakımevlerine bırakmaktadırlar ve bakımevlerinde bu çocuklar genellikle öldürülmektedirler[29].Bir tek örnek bile iradeye bağlı olmayan ötenazinin yarattığı trajediyi kavrayabilmek için yeterli olmaktadır.Hiç kimse başkasının yaşam hakkı üzerinde tassarufta bulunmaya yetkili değildir.Hem hukuki açıdan hem de etik açıdan bu durum kabul edilemez.

    Hasta bilinci açıkken verdiği vekaletnamede, eğer sağlık durumu kötüleşir ve ölüm kaçınılmaz bir hal alırsa bu esnada bilinci kapanmışsa, kendisine ötenazi uygulanmasını ister ve bu vekalete dayanarak ötenazi uygulanırsa bizce bu durumda iradeye bağlı bir ötenaziden değil, irade dışı ötenaziden bahsetmek daha yerinde olur.Ötenazi için verilen vekaletnameleri diğer hukuki işlemlerde kullanılan vekaletnamelere yüklenildiği gibi hukuki geçerlilik yüklenemez.

    Bu görüşü ileri sürmemizin iki nedeni vardır.Birincisi, yaşama hakkından feragat edilemeyeceği gibi yaşamla ilgili bu kadar önemli bir karar verme hakkı bir başkasına devredilemez.Çünkü yaşama hakkı kişiye sıkı sıkıya bağlı bir haktır.Medeni kanunumuza göre evlenme temsilci vasıtasıyla olamayacağı (MK 142) düşünülürse, yaşam hakkından vazgeçmenin temsilci sıfatıyla geçerli olduğunu savunmak mümkün değildir. İkinci olarak, temyiz kudretinin ortadan kalkmasıyla verilen temsil yetkisi sona erer[30]. Yapılan sözleşmenin esasları temyiz kudretinin ortadan kakması üzerine kurulduğu için daha sözleşme kurulurken yokluk müeyyidesiyle geçersizdir.

    2)Dar Anlamda Ötenazi – Geniş Anlamda Ötenazi- En Geniş Anlamda Ötenazi

    Dar anlamda ötenazi, ızdıraplar içinde ölmekte olan birinin acılarını hayatının kısaltılmasıyla hafifletilir[31].Hastanın ölümü kesinleşmiş ve bu sonuca çok kısa bir süre kaldığı durumlarda ötenazi yapılıyorsa, dar anlamda ötenazi söz konusudur.

    Geniş anlamda ötenazi ise, kurtuluşu imkansız ve şifasız bir hastalığa yakalanana ızdırabını dindirmek amacıyla ölüme yol açacak bir biçimde icrai bir hareketle yapılan yardımdır[32].Ölüm sonucunun meydana gelmesi hemen vuku bulmayacak, belli bir sürenin geçmesi gerekiyorsa geniş anlamda ötenazi söz konusudur

    En geniş anlamda ötenazi, ölüm tehlikesinin olmadığı, ötenaziye maruz kalan kişinin yaşaması toplum için zarar doğurur düşüncesi sonucunda hareket edilerek meydana getirilen ötenazidir.Akıl hastaları ve ciddi sağlık problemleri olan çocuklara uygulanılır[33].





    4) Kazai Ötenazi – Medikal Ötenazi – Yasal Ötenazi

    Ötenazinin uygulanıla bilmesi için o ülke hukuku açısında bir mahkeme kararına ihtiyaç varsa kazai ötenazi söz konu olur.İntihara yardımın yasal olarak yasaklanmadığı istisnai ülkelerde ise sadece hekim kararı ile ötenazinin uygulanması medikal ötenaziyi doğurur[34]. Hollanda ve Belçika’da ötenazi yasa ile hukuka uygun sayıldığı için bu ülkelerde yasaya uygun olarak yapılan ötenazi uygulamaları yasal ötenazi olarak isimlendirmek yerinde olacaktır.

    5) Dolaysıyla Ötenazi
    Ölüm gerçekleşinceye kadar ümitsiz hastayı palliyatif tedbirlerle, ızdırabını azaltmak için işleme tabii tutarak yaşamını kısaltmaktır.Ancak hekim bu hususu hastaya bildirmelidir.Bu halde hastanın rızasının hekimin eylemine meşruiyet getireceği öne sürülmektedir[35]


    D)TIBBİ ETİK AÇISINDAN ÖTENAZİ

    Ötenaziyi pratikte hayata geçirenler doktorlar olduğuna göre, bu uygulamanın meslek etiğiylr ne derecede bağdaşabildiğini irdelememiz gerekir.

    Tıp etiği köklerini Hipokratik Hekim Andı’ndan alır.Günümüz tıp etiği ilkelerinin kaynağını Hipokratik gelenekte aramak boş bir çaba değildir. Hekimler yaklaşık 2500 yıldan bu yana Hipokrat’ın ilke düzeyindeki değerlerinin etkisi altında kalmışlardır ve halen de onların etkisindedirler[36]
    Bir grup yazara göre , hekimin tedaviyi uygulanmamasına veya kesilmesine karşı çıkarak hastayı istemediği bir tedaviye zorlaması ,başka bir hekimin bakımına geçmesi çok kısa bir süre alsa bile, açıkça hastanın özerkliliğinin ihlal edilmesi anlamını taşır[37].

    Bu görüşün taraftarlarına göre, ötenaziye karşı durmak, Hipokrat tarafından belirlenen ve tıp camiası tarafından benimsenen “özerklik” ilkesine aykırıdır.Hastanın özerkliğinin olması gerekliliğine katılmamak elde değildir.Burada unutulmaması gereken şudur; ötenazi, aynı zamanda Hipokrat tarafından ortaya konan “yararlılık” ve “zarar vermeme” ilkelerine aykırıdır.Bir hekim can alarak yararlı olmadığı gibi hastasına zarar verdiği açıktır.

    Kanaatimizce, hastanın hayatı özerkliliğinin önünde gitmektedir ve bunun içindir ki hekim “yararlılık” ve “zarar vermeme” ilkelerini “özerklik” ilkesine yeğ tutmalıdır. Ayrıca vurgulanması gereken bir başka konu, hekimin görevi ile ilgilidir.Toplumun ve bilimin doktorlara yüklediği görev, şifa vermek, hayat kurtarmaktır.Kesinlikle hayat almak değildir.

    Hipokrat yemini hekimlerin hastalarına ölümlü ilaç vermelerini açıkça yasaklarken, tedavinin ihmal edilmesini açıkça yasaklamamaktır[38].Bu ifadeden;”Hipokrat yeminine göre aktif ötenazi yasak ama pasif ötenazi uygulanılabilir” sonucunu çıkarmak doğru bir yaklaşım olmaz..”Özerklik” ilkesine dayanarak aktif ötenaziyi savunanların Hipokrat yemininde dile getirilen bu yasağa karşı bu kadar kayıtsız kalmaları şaşırtıcıdır.

    Hepimizin bazen şahit olduğu gibi tıp ilminde tanı yalanışlıkları olmaktadır.Böyle bir hata yapılmışsa, ötenazi uygulandıktan sonra artık bu hatta telafi edilemez.Böyle bir durumla karşı karşıya kalan doktorun vicdani açıdan çok zor durumlara düşeceği kesindir.

    Günümüzde, dünyada ve Türkiye’de yapılan anketler gösteriyor ki; doktorların büyük çoğunluğu aktif ötenaziye karşıyken, pasif ötenaziye daha ılımlı bir yaklaşım gösteriyorlar.Fakat Dünya Tabipler Birliği ötenazinin her türlüsüne karşı olduğunu deklere etmiştir.2-6 Ekim 2002 tarihinde Washington’da yapılan konferansta D.T.B aldığı karar aynen şöyledir; ötenazi uygulamalarla çelişen bir durumdur ve kabul edilemez.Ayrıca, D.T.B. ülkelerdeki yasalar aksini hükmetse bile, tabip birliklerini ve hekimlerini ötenazi uygulamalarına katılmamaya çağırdı[39].

    Dünyada ve Türkiye’de yapılan araştırmalar gösteriyor ki doktorların büyük bir kısmı, ötenazinin tıp biliminin yavaşlatacağı kanısını taşımaktadırlar[40].

    Ayrıca,ötenazinin yaygın bir biçimde yasallaşması durumunda, halkın tıp mesleğine olan güveni sarsılacaktır. Halkın nazarında tıp insan hayatı için mücadele veren kutsal bir meslektir.A.B.D.’de dört tıbbi etikçi, ”Doktorlar öldürmemelidir” başlıklı yazılarında,doktorların bir kez cinayet işlemeleri veya profesyonel katil olmaları durumunda bir daha halkın güvenini kazanmalarının,”hastalık iyileştirici, hastanın konforunu sağlayıcı ve onu koruyucu” sıfatlarını elde edemeyeceklerini iddia etmektedirler.Bu iddia Hollanda’da bakım gören ev hastalarının 2/3’ünün, doktorların bir gün kendilerini de öldürebileceği korkusunu taşıdıklarını ortaya koyan anket sonuçlarıyla desteklenmektedir[41].


    E) DİNLER AÇISINDAN ÖTENAZİ


    1)Hristiyanlık

    Hıristiyanlık dinine göre, Tanrı doğadaki her şeyin sahibi ve belirleyicisidir.Tanrı insana hayat verir ve yine o hayatı ancak kendisi alabilir.İnsan kendi yaşamına son veremeyeceği gibi başkasının da hayatına son veremez.İnsan kendi bedeninde tahribat yapamaz[42].Hıristiyanlık inancına göre hayatta acılarda vardır.İnsan acı çekerek Hz. İsa gibi Tanrıya yaklaşabilir.

    Görüldüğü gibi,geleneksel Hıristiyanlık inancı her türlü ötenaziyi günah saymaktadır. Fakat Katolik kilisesinin son değerlendirmelerine göre pasif ötenazinin günah olmadığı yolundadır.

    Hıristiyanlık dünyasını ruhani liderliğini üstlenen Papa başkanlığında toplanan 5.5.180 tarihli II.Vatikan Ekümenik Konsüller Bileşiminde ötenazi üzerine bir deklarasyon yayınlanmıştır. Bu deklarasyonda; öncelikle Hıristiyanlık dinin geleneksel yaklaşımı dile getirildikten sonra ölümün çok yaklaştığı zaman, sadece sıkıntı veren ve tahammülü zor bir yaşamı uzatmaya yarayan tedavi yöntemlerini reddetme karar yetkisinin kişiye tanınmasının caiz olduğu vurgulanmıştır[43].

    Geçtiğimiz günlerde ise Papa bir doktora yaptığı değerlendirmede şunları söylemiştir: Bir insanın sınırlı ve ölümlü bir varlık olduğu unutulmamalı, ölüm kıyısındaki hastaları yaşatmak için tüm tıbbi ve teknik olanakların seferber edilmesi hem yararsızdır hemde hastaya saygısızlıktır.Sadece bilimsel tekniklere güvenilmesi umutsuz hastakarın bazılarının tedavisinde haddini bilmezliktir.Ölmekte olanın sadece bedeni değil, ruhuda dikkate alınmalıdır[44] .


    2) İslamiyet

    Allah, hayatın sahibi, insan ise onun halifesidir.İnsan iradesiyle bazı kararlar verebilir ve bunları uygulayabilir fakat Allah’ın kurduğu hayata tecavüz edemez.Katil, hayata tecavüzdür, insan kendi hayatına son verse de bu böyledir.
    “Ben insanları ve cinleri bana kulluk etsinler diye yaratım”[45].Bu ayetten de anlaşılacağı gibi insana boşuna hayat verilmemiştir.İnsanın hayattaki görevini İslam tasavvufu şöyle açıklıyor: Kul önce Allah’ı tanıyacak,sonra ibadet ve itaatle Allah’ı sevecek ve o sevgi içinde hayata devam edecek[46].Kısacası insan kendi isteğiyle bu kulluktan vazgeçemez, hayatına son veremez.Aksi davranış içine girerse günahkar olur ve ebedi dünyada cehennemden kurtulamaz.

    Geleneksel İslam tasavvufuna göre, acı çekerek ölmek Allah’ın o insana bir lütufudur. Bu hayata çekilen acı günahların silinmesine yol açar yani kabir azabı ve cehennemde ödenecek bedel hayattayken veriliyor.Elbette ki kabir azabı ve cehennem hayatta çekilen acıdan çok daha fazla ürkütücüdür.

    İnsan ölümle pençeleşirken bile şükretmeli ve Allah’tan şifa dilemelidir.Ötenazi, İslam dinine kesinlikle aykırıdır.İnsan ne zaman öleceğine karar veremez, bu karar yaratıcıya aittir.

    3) Diğer Dinler

    Musevilik de diğer tek Tanrılı dinler gibi, ötenaziyi katil olarak görür ve reddeder.Tek Tanrılı dinlerin aksine, doğu dinlerinden Şintoizm, Budizm ümitsiz hastalık durumunda istemli ötenaziye izin verir. Çin’de Konfüçyus ahlakıda aynı şeyi savunur[47].








    F)ÖTENAZİYİ SAVUNANLARIN GEREKÇELERİ

    Ötenazinin yasallaşmasını isteyen kesimler, bu taleplerini bazı gerekçelere dayandırmaya çalışmışlardır.Biz, bu savların en önemlilerini belirtmeye çalışacağız.

    En çok öne sürülen görüş, öleceği kesin olarak bilinen hastayı, daha fazla ızdırap içinde tutmanın hiçbir manası olmadığını ve eğer hastanın iradesi varsa ötenazi yapılması gerektiğini dile getiren görüştür.Özerkliğini ve onurunu kaybeden veya onuru belirli bir niceliğin altına düşen kişilerin yaşamasına yardım etmeye uğraşmak anlamsızdır[48].

    Aktif ötenaziyi savunanlara göre, ölümün kaçınılmaz ve önlenemez olduğu hallerde tıp, hastanın seçimine uygun olarak iyi bir ölüm sağlamak zorundadır.Ağrıdan azdeve yan etkilerden uzak ve ailesi ve dostlarının psikolojik ve ruhsal desteği altında gerçekleştirilen bir ölümün iyi bir ölüm olarak tanımlanabileceği ileri sürülmektedir[49]

    Bu görüşü öne sürenler hayatın doğal akışına isyan etmektedirler. Hepimizin bildiği gibi insan hayatı sadece mutluluk ve güzelliklerden oluşmamaktadır. Hayatta güzelliklerin yanında belki de daha çok acı ve keder vardır.İnsan hayatı böyle kabul etmeli ve yaşamalıdır.Hayatın doğal işleyişi bunu gerektirmektedir.
    İnsanın çektiği fiziksel acılar için ölüm hakkın meşrulaşırsa, belli bir süre sonra, sevgilisi tarafından terk edilen yada mali olarak iflas eden bir insanın intiharına yardım eden veya intihara failin hareketini çok normal olarak görmeye başlarız.Özelikle bilinci kapalı hastalara uygulanan ötenaziyi bu gerekçeye dayandırmak anlam ifade etmez.Çünkü bilinci kapalı bir insan doğal olarak acı çektiğinin farkında değildir.Üstelik bazı hastaların mucizevi bir şekilde iyileşebildiklerini hepimiz şahit oluyoruz.

    Bir başka gerekçeye göre ise, kurtulması mümkün olmayan hastalar ve akıl hastaları için yapılan masraflar hem hastanın devletini hem de ailesini ekonomik açıdan zor durumda bırakmaktadır.Bu insanlara ötenazi uygulanmalıdır çünkü harcanan sağlık giderleri hastaya hiçbir şey kazandırmamaktadır.

    Hem ülkemizde hem de dünyada ailelerin tedavi masraflarını karşılamakta aciz kaldığını hepimiz biliyoruz.Böyle durumlarda devlet ödevlerini yerine getirmeli, yoksul hastanın tedavi giderlerini üslenmelidir.Ekonomik sıkıntılar, ötenaziyi meşrulaştırmaya yetmez.Hayattaki en değerli varlık insandır.

    Bir başka görüşe göre ise, iyileşemeyeceği kesin olan acılar içinde kıvranan hastayı öldüren kişiye ceza verilmemelidir.Çünkü kişi merhamet duygularıyla hareket etmiş,ötenaziyi bir görev duygusu içinde gerçekleştirmiştir.

    Bu görüşün kabulü, tatbikatta pek çok suiistimallere yol açabilir.Failin böyle ulvi ve insani bir hisle hareket edip, fiili işlediğini nasıl ve ne suretle tespit edeceğiz? Merhamet hissi yerine “menfaat” veya daha başka saiklerin bu işte rol oynamayacağını bize kim temin edebilir? Bir insandan iyilik olduğu kadar her türlü fenalıkların da beklenebileceği bir hakikat olduğuna göre;bu fikrin kabulü; bir çok adam öldürme hadiselerinde suç faillerinin cezadan kurtulmalarına yol açabilir[50].

    Eski bir görüşe göre ötenazi ile intihar birbirlerine yakın kavramlardır.Nasıl ki intihar, insanın kendi hayatının sahibi olası dolayısıyla ve buna kendi eliyle son verebilmesi sebebiyle cezalandırılmazsa, bunun üçüncü bir şahıs tarafından gerçekleştirilmesinin de cezalandırılmaması gerekir.İntihar etmek cezalandırılmadığı gibi, ölmek isteyen hastaya yardım eden hekimin de cezalandırılmaması gerekir[51].

    İntihar teşebbüsünde bulunan kişiye ceza vermenin hiçbir yarar getirmediğinden artık bu fiile ceza verilmediği gibi bu fiili işleyen kişinin isnad kabiliyetine sahip olduğunu düşünmek imkansızdır.Gerek intihara ikna ve yardım suçu işleyen kişi gerekse ötenazi fiilin,i ika eden kişi isnad kabiliyetine sahiptir.Bu fiillerin cezasız bırakılması düşünülemez.Ötenazi ve intihar birbirinden ayrı iki olaydır.
    Burada son olarak belirteceğimiz gerekçe, iradi ötenaziye izin velimesi gerektiği, çünkü hastanın ötenazi kararını kendi hür iradesiyle verdiği ve bunun sonucunda da ötenaziyi uygulayan doktorun ceza almaması gerektiğine ilişkin görüştür.

    Gerçek manada iradi ötenaziden söz etmek mümkün görünmemektedir.Çünkü ölmeyi isteyebilecek kadar, acı çeken veya sağlık durumundan ötürü ruhi bunalım geçiren bir insanın temyiz kudretinin olduğunu söylemek imkansızdır. Kendi ölüm kararını veren bir insandan ruh sağlığının yerinde olması beklenemez.Bu durumdaki bir kişinin kendisiyle ilgili olarak verdiği kararlar sağlıklı olmadığı içindir ki, ötenaziyi meşrulaştırmak amacıyla hastanın isteği olmasın dayanak olarak göstermek yerinde olmaz.


    İKİNCİ BÖLÜM:
    HUKUKİ AÇIDAN ÖTENAZİ

    A)MUKKAYESELİ HUKUKTA ÖTENAZİ


    1) Ötenaziyi Kasten Adam Öldürme Suçu Sayan Devletler

    Bir çok ülke, ceza kanunlarında ötenaziye yer vermeyerek kasten adam öldürme suçu saymaktadırlar. Fransa, Arjantin, Brezilya, Bulgaristan, Yugoslavya, İsveç, Rusya, Macaristan gibi ülkeler bu gruba dahil edilebilir.Bu devletlerden bazıları, Tıbbi Deontoloji Kanunlarında ötenazi açıkça yasaklanmıştır[52].


    2) Ötenaziyi Ayrı Suç Sayan Devletler

    Bu gruba giren devletler, ceza kanunlarında ötenaziyi ayrı bir suç olarak zikretmişlerdir. Böyle bir uygulamaya gidilmesinin nedenleri olarak, faildeki acıma saiki ve mağdurun öldürülmeyi talep etmesi olarak sayılabilir. İtalya, Yunanistan, Finlandiya, Norveç, Almanya, Polonya gibi devletler bu gruba dahildir.

    Ancak unsurlar bakımından söz konusu devletlerin kanunları birbirinden farklılık arz eder. Şöyle ki, İtalyan(m.579) CK. sadece rızadan bahsederken kanunların büyük bir kısmı ( örneğin Avusturya CK.m 139/a, Federal Alman CK.m. 293, Danimarka CK. M. 239, Yunanistan CK. M. 300, Polonya m. 150, Romen CK. m. 468/1) rızayı yeterli saymayarak insiyatifin diğer bir deyişle isteği, ricanın öldürülen mağdur tarafından gelmesini ararlar.Bu kanunlardan Romanya “ricayı” ararken, Federal ALMANYA, Avusturya, Yunanistan isteğin açık ve ciddi olmasını şart koşarlar.İsviçre CK. “ciddi ve ısrarlı” istekten bahseder.Danimarka CK. “ısrarlı istek” kavramını kullanır.Norveç CK. (235/2) diğer kanunların aksıne rıza veya talebi aramamıştır[53].

    Burada, ötenaziyi ayrı suç sayan devletlerden bir tanesinin ceza kanununu incelememiz yerinde olacaktır. Yeni İtalyan Ceza Kanunu, ötenaziyi ayrı bir suç olarak bünyesine alan ilk kanundur.579. maddesi şöyledir: “Mağdurun kendi muvafakatiyle bir kimseyi öldüren kimse altı ila on beş sene arasında ağır hapis cezasıyla cezalandırılır.Bu halde 61. maddede gösterilen ağırlatıcı sebepler tatbik olunmaz[54].Eğer fiil:

    a) On sekiz yaşından küçüklere,
    b) Akıl malulleriyle, herhangi bir hastalık neticesi akli kıyafetsizlik halinde bulunan veyahut alkol ve uyuşturucu madde kullanan kimselere,
    c) Fal tarafından şiddet, tehdit, telkin ve iğfal kullanılmak suretiyle mağdurun muvafakati istihsal edilerek işlenmiş ise, fail, öldürme fiiline mahsus ceza ile cezalandırılır[55].


    3) Ötenaziyi Suç Saymayan Devletler


    A) A.B.D.

    A.B.D’de aktif ötenazi yasakken, istemli pasif ötenazi mahkeme kararları hukaka uygun sayılmaktadır.Örneğin; Massachusetts Yüksek Mahkemesi’nin Superident of Belchertown State School V. Saikewich kararı yaşam destekleyici tedavinin kesilmesi yönünde olmuştur.Tedavisi mümkün olmayan akut myeloblastik monositik lösemi hastası Saikewich’e önerilen tedavi önemli yan etkileri olan ve acı çekmesine neden olacak kemoterapidir.Mahkeme, hastanın karşılaşacağı korku ve acının, bu tedaviden beklenen yaradan,diğer bir ifade ile yaşamın sınırlı ölçüde uzatılmasından daha ağır olduğuna karar vermiştir[56].

    Eyaletlerin farklı uygulamalarından dolayı intihara yardım adı altında aktif ötenazinin suç sayılmadığı bir olaylar zinciri yaşanmıştır. Mishigan Eyaleleti’nin, intihara yardımın suç sayılmadı nadir eyaletlerden biri olmasından yararlanan Dr. Keverkian intihar makinesi icat etmiş, bu makinenin tanıtımı T.V.’ler de ve yazılı basında yapılmıştır.Bu makine, hekimin damara soktuğu iğne aracığın ile hasta zehir enjekte etmektedir.Hastanın enjeksiyon için bir düğmeye basması yeterli olmaktadır.Böylece hekim hastayı doğrudan öldürmemekte, sadece onun makineyi kullanmasını sağlayarak yardım etmektedir.Mishigan Eyaleti’’nde, Dr. Kevorkian’ı engellemek için 1992’de intihara yardımı yasaklayan bir yasa hazırlanmış, 1993’te de yürürlüğe girmiştir.Doktor yasa çıkana kadar 27 hastasına ölme için yardım etmiştir.Yasa yürürlüğe girdikten sonra iki hasta daha aynı yolla hayatını kaybetmiş, açılan davada jüri doktoru suçsuz bulmuştur[57].

    Ötenazide hastanın vasiyetini mutlak arayan bazı eyaletlerde, hastanın yazılı ve önceden verilen açık iradesi bulunmadıkça yapay yaşam desteğinin kaldırılması mümkün görülmemektedir.Diğer taraftan 20 eyalette hastanın iradesi tam olarak tespit edilmezse dahi yasal temsilcisi veya onun yerini tutan bir başkasının örneğin mirasçıların iradesinin yeterli görüldüğü belirlenmiştir[58] .

    B) Hollanda

    10 Nisan 2001 tarihinde, Hollanda Parlamentosunun 75 üyeli alt kanadı olan Senatoda, ötenaziyi hukuka uygun hale getiren yasa kabul edildi.

    Söz konusu yasaya göre, iyileşme umudu bulunmayan kişiler, istedikleri takdirde doktor kontrolü altında yaşamlarına son verebilme hakkına sahip durumdadırlar.Ötenaziyi uygulayan doktor, yaptığı işlemi “Bölgesel Ötenazi Denetleme Komisyonu”na bildirmek zorundadır.

    Komisyon, ötenazinin yasalara uygun şekilde yapılıp yapılmadığını denetleye bilecektir.Bu denetim sonucunda, komisyon, doktorun ötenazi işlemini özenli şekilde yapmadığına kararına varırsa savcılığa suç duyurusunda bulunacaktır[59].

    Bu yasa yürürlüğe girmeden önce Hollanda’da ötenazi kazai içtihatlarla oluşturulan kriterlere uygun olarak yapıldığı takdirde hukuka uygun sayılıyordu.Hollanda, ötenazinin en çok uygulandığı ülkedir.Bu ülkede, her yıl 2300 kişi ötenazi sonucunda hayatlarını kaybetmektedir[60].Böyle bir yasanın yürürlüğe girmesinin, yaratığı en büyük pratik değişiklik, doktorların cezai kovuşturmaya uğrama ihtimallerinin tamamen ortadan kalkması olmuştur.

    C) Belçika

    Belçika ilk ötenazi kavramıyla on dokuz sene önce karşılaşmıştır.1981 yılında bir sinemada çıkan yangında paniğe kapılan ve kapıya yüklenen izleyicilerden birisine saptanan demir parmaklığın çıkarılması imkansız görülmüştür.Hastanın bilinci yerindeyken yalvarmalarına dayanamayan bir doktor, tabancasıyla ateş ederek yaralının hayatına son vermiştir.Mahkemeye sevk edilen doktor beraat etmişse de meslek odası tarafından meslekten çıkarılmıştır[61].

    Belçika Meclisi, 2002 Mayıs ayında ötenaziyi suç olmaktan çıkaran kanun tasarısını onayladı.Bu kanun çıkmadan önce Belçika’da kasten adam öldürmesuçu sayılmasına rağmen yukarıdaki örnekte seyrekte olsa olduğu gibi mahkeme kararlarıyla, ötenazi fiilinin failerine ceza verilmediği görülmekte idi.

    Yasada, ötenazi isteyen hastanın 18 yaşından büyük olması, bu talebini bilinçli ve kendi iradesi ile yapması, bu isteğini düşünerek ve birkaç defa yansıtması şart koşuluyor.Hastaya ötenazi yapılabilmesi için, fiziki ve psikolojik açıdan, tıbbi olarak sürekli ve dayanılmaz acı çekiyor olması, çaresiz bir aşamada olması gerekiyor.Ötenazi talebi ile ötenazi “infazı” arasındaki sürenin en az bir ay olması öngörülüyor.Yasaya göre insanlar, sağlıklı günlerinde vasiyetname hazırlayarak, ötenazi gerektiren hale düştüklerinde ötenaziye gidilmesini de isteyebilecek.İnceleme heyeti eğer “gereksiz” bir ötenazi uygulaması saptarsa, adli tatbikat başlatılacak[62].






    B) TÜRK HUKUKUNDA ÖTENAZİ

    1) Mevzuatta Ötenaziye İlişkin Hükümler

    Türk hukuk mevzuatında ötenaziyle ilgili bir kanun mevcut olmamakla birlikte, iki düzenleyici işlemle yasaklanmıştır.
    Bu düzenleyici işlemlerden ilki, 13.1.1960 tarihli ve Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile yürürlüğe konulan Tıbbi Deontoloji Nizamnamesidir.T.D.N. 13/3 de yer alan, “teşhis, tedavi veya korumak gayesi olmaksızın, hastanın arzusuna uyarak bedeni mukavemetini azaltacak herhangi bir şey yapamaz” hükmü ile ötenazi yasaklanmıştır.

    01.08.1998 tarihli Hasta Hakları Yönetmeliği 13/1 de “ötenazi yasaktır” dendikten sonra 13/2 de yer alan hüküm aynen şöyledir: Tıbbi gerçeklerden bahisle ve her ne suretle olursa olsun, hayat hakkından vazgeçilemez.Kendisinin veya bir başkasının talebi olsa dahi kimsenin hayatına son verilemez.

    Hasta Hakları Yönetmeliği m.24 de göre hasta tedaviyi reddedebilir fakat tedavi başladıktan sonra tedavinin kesilmesini talep edemez.

    2) Türk Ceza Kanununa Göre Ötenazi

    Türk Ceza Kanunda ötenazi ile ilgili özel bir hüküm yoktur.Ötenazi bir adam öldürme eylemi olduğu için doktrindeki yaygın görüş, failin kasten adan öldürme (448) suçundan mahkum edilmesi ve hakimin takdir yetkisine bağlı olarak 59. maddeden ceza indirimi alabileceği yönündedir[63].Eylemin icrai yada ihmali olması bir şey değiştirmez.Aksi yönde görüş bildiren bir yazara göre, pasif ötenazi taksirle adam öldürme suçunu(455) oluşturur, çünkü hekim, sonucu öngörmekte fakat istememektedir[64].

    Bu görüş eleştiriye oldukça açıktır.Çünkü yazar niyet ile saiki birbirine karıştırmaktadır. Niyet fiilin doğrudan doğruya olan gayesine taalluk eder[65] Hekimin niyeti, hastanın ölmesini sağlamaktır ve saiki ne olursa olsun bu sonucu istemektedir. Kasta en yakın taksir türü bilinçli taksirdir.Bilinçli taksir, suç teşkil eden belli bir eylemin gerçekleşmesi olası sayılmakla beraber, fail neticenin gelmeyeceğine yükümlüklerine aykırı bir biçimde güven beslemektedir[66] .Görüldüğü gibi, bilinçli, taksirde suçun meydana gelmesi bir olasılığa bağlıdır.Ayrıca, biraz önce belirttiğimiz gibi bilinçli taksirde failin sonuca meydana getirme niyeti yokken, pasif ötenazide bu niyet açıktır ve hastanın öleceği olasılıklara mahal vermeyecek şekilde kesindir.

    Kasten adam öldürme bir kimsenin hayatının başka bir kimse tarafından kasten ve hukuka aykırı olarak yok edilmesidir[67].

    Adam öldürme fiilinin suç sayılmasının sebebi “hayat hakkı”nı korumaktır.Devlet tarafından hayat hakkı, yalnız fert değil, toplum açısından da korunmuştur.”Rızalı öldürme”lerin dahi –kaide olarak- cezalandırılmış olması hukukun insan hayatını aynı zamanda “toplumsal değer” olarak kabul ettiğini de gösterir.Ferdin ailesine ve Devlete karşı vazifesi vardır[68].

    Bu suçun faili ve mağduru insan olmak kaydıyla herkes olabilir.Mağdurun hasta olması, mağdur çocuksa ucube şeklinde doğması öldürülmeleri için gerekçe sayılamaz.

    Medeni Kanunumuz, kişiliğin kazanılması için sağ ve tam doğmak şartı dışına başka bir şart aramamıştır.Doğan yaratığın insan biçiminde olması da gerekli değildir.İnsana insan niteliğini veren biçimi değil, sadece bir insandan üremesidir[69].

    Ötenazinin adam öldürme cürmünü meydana getirip getirmediğini suçun unsurları açısından incelememiz yerinde olacaktır.Suçun sadece maddi ve manevi unsurları olduğu inancıyla, irdelememizi bu iki unsur açısından yapacağız.Çünkü suçun unsuru olarak gösterilen “hukuka aykırılık” suçun unsuru değil, objektif bir ölçü-değer hükmüdür. Fiil (maddi unsur) ve fail (manevi unsur) dışında bir unsur olamaz[70].”Fiil” ve “kusurluluk” unsurlarının birleşmesiyle “hukuka aykırılık” meydana gelir[71].Suçun bir başka unsuru olarak gösterilen “tipe uygun hareket” ise maddi unsurun içinde değerlendirilmelidir.Çünkü kanunlarda suç olarak gösterilmeyen bir fiil, ceza hukuku anlamında fiil değildir.

    —Maddi unsur:

    Tipe uygun hareket, T.C.K.’nın 448. maddesinde gösterilmiştir.Söz konusu maddede; “her kim, bir kimseyi kasten öldürürse 24 seneden 30 seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum olur” demek suretiyle, kanun koyucu bu suçun hareketin şekli bakımından serbest hareketli bir suç olduğunu belirtmiştir.Çünkü kanun koyucu bu suç tipinde sadece neticeyi belirtmiş hareket için bir şart koşmamıştır.Aranan kast, genel kasttır.Ötenazide de iradi davranış öldürmeye yönelik olduğu için bu suç için aranan hareket mevcuttur.Ayrıca bu davranışın dış dünyada getirdiği değişiklik ölüm olduğu için kasten adam öldürme suçu için aranan netice ötenazi fiilinde mevcuttur. Maddi unsur açısından yanıtı bulunması gereken bir soru daha vardır.Acaba netice yani ölüm ne zaman gerçekleşir? Bu soruya verilmesi gereken yanıt şöyle olmalıdır; bir kişiye canlılık kazandıran dolaşım, solunum ve sinir sistemi fonksiyonlarının, kendi başına çalışmalarının durması ve ancak yapay araçlarla bu fonksiyonlar tekrar faaliyete geçirildiğinde, kendi başına çalışmaya gücü olmaması hali, ölüm demektir[72].Hareketin icrai yada ihmal suretiyle icrai olması bir şeyi değiştirmez.Diğer bir söylemle, hem aktif ötenazi hem de pasif ötenazi için sergilenen davranışlar kanuni tipteki harekete ve neticeye uygundur. uymaktadır.Hareket ve netice arasında nedensellik bağı kurulduğunda suçun maddi unsuru tamam olur.


    —Manevi Unsur:

    İnsan öldürme cürmünün manevi unsuru cürmi kasttır.Bilindiği gibi insanın içine ilişkin bir konu olan kastın belirlenmesi ve takdiri, olaya göre esas mahkemesine aittir.Öldürme kastının ne zaman var bulunmuş sayılacağı hakkında genel bir kurak konulamaz; olaylara göre ve dış koşullardan çıkarmak suretiyle kastın varolup olmadığına karar vermek gereklidir. Yargıtay bazı hallerde kastın var olduğu faraziyesine dayanmaktadır[73].

    Ötenazinin taksirle meydana gelmesi mümkün olamayacağından, her zaman kasıtla meydana gelir.Failin iradesi ötenaziye yönelmemişse bu durumda ötenaziden de bahsedilemez.Fakat şunu belirtmek gerekir ki; failin kusurundan söz edebilmek için failin ceza ehliyetine sahip olması şarttır.Örneğin ötenaziyi meydana getiren kişi akıl hastasıysa kusurdan söz edilemeyeceği için suç tamamlanmış sayılmaz çünkü suçun manevi unsuru eksik kalır.

    Kanunumuzda, ötenaziyi bir hukuka uygunluk nedeni olarak gösteren bir hüküm mevcut değildir.

    Ötenazide, kasten adam öldürme suçunun maddi unsuru ve manevi unsuru bir araya geldiği içindir ki hukuka aykırıdır.

    Ötenazi fiili, 449. ve 450. maddelerinde gösterilen, cezayı ağırlaştırıcı nedenlerinden birini taşıyorsa,ilgili maddelerin hükümleri bütün adam öldürme cürümlerinde olduğu gibi ötenazi fiiline de uygulanılır.Örneğin 449/1 ve 450/1 de sayılan akrabalardan birine karşı ötenazi ika edilirse kanunun bu hükümleri uygulanır.Yine aktif ötenazi hastanın vücuduna zehir ithal etmek suretiyle yapılırsa 449/2 uygulanılır.

    Üzerinde düşünülmesi gereken bir başka konuda, ötenazinin 450/4 deki “teamülden adam öldürme” sayılıp sayılamayacağıdır.Bilindiği gibi bu hüküm kasten adam öldürme suçunun cezasını ağırlaştıran nedenlerden biridir.Kastın ortaya çıkması ile suçun işlenmesi arasında bir zaman aralığı varsa taammüd (tasarlama) vardır[74] .Doktrinde taammüdü açıklayan iki görüş mevcuttur.Birinci görüş soğukkanlılık, ikincisi ise, plan kurma teorileridir.Bizce davanın hakimi somut olayın özelliklerine ve delilleri göz önünde bulundurarak ve bu iki teoriden birini ölçü alarak, taammüdün var olup olmadığına karar vermelidir.
     
  2. konunun devami..

    3) T.C.K. Tasarılarında Ötenazi

    Türk Ceza Kanunu 1989 Öntasarısında; iyileşmesi kabil olmayan ve ileri derecede ızdırap verici bir hastalığa tutulmuş bulunan bir kimsenin şuuruna ve hareketlerinin serbestliğine tam olarak sahip iken yaptığı ısrarlı talepleri üzerine ve sadece hastanın ızdıraplarına son vermek maksadıyla öldürme fiilini işlediği sabit olan bir kimseye bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir hükmü ön görülmüş ve aynı hüküm Türk Ceza Kanunu 1997 tasarısının 137. maddesinde “acıyı dindirme saiki” başlığı altında tekrarlanmıştır[75].Ayrıca aynı hüküm 2000 tasarısında da yer almıştır.

    Bu kanun tasarılarında, ötenazini hangi şartlarda kasten adam öldürme fiilinden ayrı bir suç sayılacağı belirtilmiştir.Ötenazinin müstakil bir suç sayılması için gereken şartlar:

    1) Maktul, iyileşemeyecek şekilde hasta olacak ve bu hastalık ileri derecede ızdırap verecek

    2) Hem fiziki hem de psikolojik olarak hareket serbestliğine sahip iken ısrarlı bir biçimde öldürülmeyi talep edecek.


    3) Doktrinde Ötenazi İle İlgili Görüşler

    a) Kasten adam öldürme suçu sayılması gerektiğini savunan görüş

    Bu görüşü savunan yazarlara göre, kasten adam öldürme suçu ile ötenazi arasında hiçbir fark yoktur, herkesin hayatı eşit derecede öneme sahiptir ve mağdurun rızası bir hukuka uygunluk nedeni sayılamaz.

    Bu görüşü benimseyen yazarlardan Çağlayan’ a göre; bir kimsenin, merhamet hissinin sevki ile veya rızasıyla öldürülmesi keyfiyeti, bir çok suiistimallere yol açabileceği gibi, bütün kıymetlerin üstünde tutulması gereken insan hayatının izalesi neticesini doğurması bakımından tecviz edilmemek lazımdır.Bu itibarla, kanunumuzun bugünkü sistemini doğru bulmaktayız[76].

    Bayraktar’ a göre ise; ötenazi hukuka uygun bir fiil değildir.Hernekadar bu fiilde hastanın rızası ile ölüm meydana getirilmekte ise de hakkın icrası bulunmamaktadır.Ötenazi diğer bir yönden de tıbbın amacına aykırı düşmektedir.İnsan sağlığını ve yaşamasını koruma ve devam ettirme amacına taşıyan tıp bilimi ile hayatın ortadan kaldırılmasını belirten ötenazi çatışmaktadır.Böylece ötenaziyi gerçekleştiren hekim sadece tıp biliminin gereklerini uygulayan, fakat tıp biliminin amaç ve ilkesine aykırı hareket etmekle onun sınırlarının dışına çıkan olağan bir birey durumuna gelmektedir[77]

    Yazarlar görüşlerinin büyük bir kısmında haklı olmalarına rağmen, gerek ötenazi olaylarının farklılık arz etmesinden dolayı gerekse ötenazi fiilini gerçekleştiren fail ile kasten adam öldürme cürmünü gerçekleştiren failin öldürme nedenleri birbirinden farklı olduğu için iki eylemin, aynı suç kalıbı içinde yer almalarını ve aynı şekilde cezalandırılmalarını doğru bulmuyoruz.Örneğin, son günlerini ailesinin yanında geçirmek isteyen hastasına izin veren doktor ile basit bir nedenden dolayı komşusunu öldüren bir kimseyi aynı şekilde cezalandırmak yerinde bir tutum sayılamaz.

    b) Ayrı suç sayılması gerektiğini savunan görüş

    Doktrinde ki diğer bir görüş, ötenazinin kasten adam öldürme cürmü sayılmaması gerektiği fakat cezasız da bırakılmaması gerektiğine inanan görüştür.Bu görüşün taraftarlar TCK. tasarılarını da etkilemişlerdir.

    Böyle düşünen yazarlardan Dönmezer/Erman bu düşüncelerinin nedenini şöyle açıklamaktadırlar : Ötenazinin, sebep olabileceği suiistimaller ve özelikle siyasi maksatlarla kullanılabilmesi imkanı karşısında, cezasız kalması kabul olunamasa da kasden adam öldürme şeklinde cezalandırılması da ağır sayıla bilir.Ölümü sonuçlayacak aracın intihar etmek isteyen kişiye sağlanması ve bu kişinin de söz konusu aracı bizzat kullanarak intihar etmesi halinde Kanunumuzun 454. maddesinin daha hafif bir cezayı öngörmüş olması karşısında, ötenazi halinde de buna benzer bir hükmü kabul etmek uygun olur[78]. Dönmezer/Erman, TCK. tasarılarındaki ötenaziyle ilgili maddeyi doğru bulmaktadırlar.

    Yazarların, ötenazinin suç sayılması gerektiğine ilişkin görüşleri tamamıyla, ötenazinin suiistimallere açık olmasından kaynaklanmaktadır.Yazarların kaygılarına katılmamak elde değildir fakat ötenazinin suç sayılması yalnızca bu nedene bağlanamaz. Bizce başkasının canını almaya hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamazda.Kişinin hasta olması ve kendisinin de ölmeyi istemesi öldürülmesi için gerekçe sayılamaz.İnsanlığın ve doğanın kanunları vardır ve hiç kimsenin bu kanunları ihlal etmeye hakkı yoktur.

    Ötenaziyi “ayrı suç sayma” görüşüne ilke olarak katılmakla birlikte TCK. tasarılarını eleştirmenin yerinde olacağını düşünüyoruz.İlk olarak, belirtelim ki tasarılarda ötenazi ile ilgili maddelerin kapsamı çok dar tutulmaya çalışılmıştır. İkinci eleştirimiz ise ötenazi suçu için öngörülen cezanın üst sınırının çok az olmasıdır.Ötenazi, faillerin suça katkısı açısından intihara ikna ve yardım suçundan daha farklıdır.Ötenazide fail suçu kendisi işlerken, intihara ikna ve yardım suçunda ise, kendisi suç olmayana bir fiile manevi asli fail ve fer’i fail olarak iştirak söz konusudur.Bu açıdan bakıldığında ötenazi ile intihara ikna ve yardım suçlarını eşdeğerde görmenin yanlış olacağı inancındayız.

    Bu açıklamalar ışığında, bizce ötenaziyi ayrı suç saymak için hastanın iradesinin bulunması ve hastanın iyileşemeyecek derecede hasta olması şartları dışında şart aranmamalıdır.Mahkemeye geniş bir takdir alanı bırakılmalı, olayın somut özelikleri ve delilleri göz önünde bulunduran hakim,vicdanın da yardımıyla 6 yıl ile 18 yıl arasında ceza verebilmelidir.


    c)Ötenazinin suç sayılmaması gerektiğini savunan görüş

    Pasif ötenazinin suç sayılmaması gerektiğini düşünen Güven, görüşlerini şu sözlerle açıklıyor; pasif ötenazi, bir kimsenin yaşama hakkını kasten elinden alınması anlamını taşımaz.Zira sonuç itibariyle ölüme sebebiyet veren unsur tedavinin veya yaşam desteğinin verilmemesi veya çekilmesi değil, hastanın içinde bulunduğu kötü sağlık durumudur[79].

    Ayrıca Güven, bir kanun taslağı hazırlamış ve bu taslakta ötenazinin hangi şartlarda uygulanacağı, doktorların ötenazi uygulamasında neye göre hareket edecekleri ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Güven’in hazırladığı kanun taslağında, hastanın yaşı küçük ise yada bilinci kapalıysa, hastanın yerine kanuni temsilcisinin vereceği beyanla ötenaziye olanak tanımaktadır [80] .

    Öncelikle belirtelim ki hukuki açıdan aktif ötenazi ve pasif ötenazi arasında bir fark yoktur.Daha önce vurguladığımız gibi, aradaki farkın mahiyeti tıp bilimini ilgilendirir, her iki şekilde de aynı sonuç yani ölüm meydana gelmektedir.

    Pasif ötenazide ölüm nedeni olarak tedavinin kesilmesini değil de hastanın kötü sağlık durumu olarak gösterilmesinde asıl söylenmek istenen, “ tıp bilimi olmasaydı hasta zaten öleceğine göre, hastanın tedavi edilmemesi yada verilen tedavinin çekilmesi suç sayılmamalıdır”. İnsanlık, bilim yokmuş gibi davranamaz yada bilimi yadsıyamaz.Bilim ve bilgi, insanlığın ilerleyebilmesi için varolan yegane yoldur.Bilimi kullanmak ve bilimden faydalanmak insanlık için bir hak olduğu gibi aynı zamanda bir görevdir.

    Değerli hocam Öztürk ise, ötenazinin suç olmaktan çıkarılmasını sadece iyileşemez ve ağrısı, ızdırabı dindirilemez hastalara uygulanacak ötenazi için savunmaktadır.Öztürk, pasif-aktif ayrımı yapmamaktadır.Ötenazinin uygulanması için somut bir öneri getiren Öztürk şöyle demektedir; bir dahiliye ve onkoloji uzmanının daima yer alacağı, hastalığın türüne göre ilgili başka uzman hekimlerinde katılacağı en az beş kişiden müteşekkil bir kurum tarafından, sırf hastanın dayanılmaz ızdırabını dindirmek maksadıyla ötenazi tatbik edilmesine karar verilebilmelidir.Suiistimallerin önüne geçile bilmesi için beş uzman hekimden kurulu kurul oy birliğiyle karar alabilmeli ve toplantılara bir ceza hakimi ile hastanın bir yakını gözlemci olarak katılabilmelidir[81].

    Öztürk, TCK. Tasarısını ileri fakat yetersiz görmektdir.Öztürk’ün önerdiği ötenazi düzenlemesi şöyledir:
    1) Dayanılamaz derecede ağrılı iyileşmez hastalıklarda, sırf ızdırabı dindirmek maksadıyla yapılmış bulunan ötenaziye ceza verilmemeli; ötenazinin bu türü biran evvel suç olmaktan çıkarılmalıdır.
    2) İyileşemez olup da ızdırap veya ileri derecede ızdırap vermeyen hastalıklarda yapılan ötenaziye bir ila üç yıl hapis cezası öngörülmekle birlikte, hekime, yukarıda nasıl teşkil edileceği açıklanan beş kişilik uzman bilirkişi heyetinin raporuna göre ceza tatbik edip etmeme konusunda takdir yetkisi verilmelidir.
    3) Bunun dışındaki durumlar adam öldürme suçu olarak değerlendirilmelidir[82].

    Ötenazinin meşruiyet kazanmasına hangi gerekçelerle karşı olduğumuzu daha önce izah etmeye çalışmıştık.Son olarak, bu ülkede sürücü belgesi alınırken bile düzenlenen sağlık kurulu raporlarında bazen yolsuzluk yapıldığını hatırlatalım.Önerilen bu önlemlerin suiistimalleri önleyemeyeceği kanaatindeyiz.


    Artuk ise, şuuruna sahip olmayan hastalar hakkında ötenazinin icrasını talep şartına bağlı tutmamakta ancak şuuru yerinde olan hastanın ötenaziyi reddeden bir hareketi üzerine bu fiile başvurulmaması gerektiğini belirtmektedir.Artuk, 2000 TCK. Tasarısını yetersiz ve kapsamının dar olduğunu düşünmekte ve ötenazi için ayrı bir kanun çıkarılması gerektiğini savunmakta, bu kanunun öngöreceği şartların oluşması durumunda, ötenazi fillinin failine ahlaki redaeti bulunmadığından, saiki iyi olduğundan ceza verilmemesini istemektedir.[83]



    SONUÇ

    Tıp, hukuk, felsefe ve sosyolojinin ortak konusu olan ötenazi, giderek insanlık için daha büyük bir sorun olmaktadır. Ötenazinin taleplerinin giderek artmasındaki en büyük nedenler ise, hayat koşullarının iyileşmesiyle birlikte uzayan insan ömrü, bilimin gelişmesi sonucunda bitkisel hayattaki insanların yaşatılması olarak gösterilebilir.
    Yapılması gereken ötenaziyi gerçek anlamıyla tartışmaktır.Ötenazi ile ilgili olarak duygu sömürüsü yapanlar biran önce bu tutumlarından vazgeçmelidir.Realiteler ortaya konmalı, ötenazinin sadece hayatını kaybeden kişinin değil tüm insanlığın ortak sorunu olduğu kabul edilmelidir.

    Ne yazık ki araştırmamızı yaparken gördük ki ülkemizde ötenazi ile ilgili yeterli çalışma yapılmamaktadır. Oysa ki hepimizin bildiği gibi Türkiye’de ötenazi sıklıkla uygulanmaktadır.Bu olayların adli kayıtlara geçmemiş olması hiç yaşanmadıklarını göstermez. Hekimler, terminal dönemdeki hasta veya hasta yakınlarından gelen tedavinin kesilmesi yönündeki ısrarlara karşı koyamamaktadır.Bu ısrarların nedenleri, maddi imkansızlıklar ve hastanın evinde ölme isteği olarak gösterilebilir.Hekimler ötenazi konusunda bilgilendirilmelidirler.Ayrıca devlet ötenazi suçunun önlenmesi için gerekli tedbirleri almalıdır.

    Son yıllarda bazı devletlerin ötenaziyi hukuka uygun bir eylem saymaları, ötenazinin hukuka aykırı bir fiil olduğu gerçeğini değiştirmez.Öncelikle ötenazi doğal hukuka aykırıdır.Çünkü hangi sebeple olursa olsun hiç kimse başkasının hayatını sona erdirme yetkisine sahip değildir. “Yaşam hakkı”, insanlığın sahip olduğu en büyük değerdir.İnsanlık ve doğa gerçeklerini kabul edemeyenler böyle istiyor diye bu değerden vazgeçmemiz mümkün değildir.

    Gerçektende ötenaziyi kasten adam öldürme suçu olarak saymak doğru bir davranış değildir.Türk Ceza Kanunda yapılacak bir değişiklikle ötenazi ayrı bir suç sayılmalıdır.
     
  3. Emilyyy

    Emilyyy Süper Moderatör

    ölüm soğukk olur derler...ürpertsede yaşanılacak en büyük gerçek... psikolojidede bir açıklaması varmış bu durumun
     
    zifirii bunu beğendi.

Sayfayı Paylaş